ZAMANDA KIRILMA; “ŞİMDİ”

 

1.      GİRİŞ

 

Newton’un takipçilerine kızar, Goethe gibi “renkler kuramı” yapabilirsiniz. Sunay Akın gibi Kız Kulesi’ne karşı berber koltuğunda tıraş olurken aynalardaki yansımalarınıza bakıp ruhsal durumunuzun şiirini yazabilirsiniz. Elif Şafak “Mahrem” kitabında yazdığı gibi göz merceğinizin optik davranışları ile aşkınızın derinliğini ifade edebilirsiniz, Milan Kundera  “Ölümsüzlük” kitabındaki gibi kuvantum fiziğinin adını vermeden romanda bir rastlantı kuramı yapıp zamanın çakışmasının romanını yazabilirsiniz. Tolga Yarman (bu toplantıda anlattığı) gibi evrenin oluşumunda ortaya çıkan kozmik ışınlarla Türkiye’nin  bu günkü durumu arasında köprüler kurabilirsiniz.  

 

Işık hızına yakın hızlarla hareket eden sistemler için geliştirilmiş Einstein’ın özel görelilik kuramını günlük olaylara bile sokarız. Benim giyim tarzımın ve tipimin Edebiyat Fakültesi kapısında duran, beni tanımayan bekçiye göre bir profesörle ilişkisi yoktur, kimliksiz beni kapıdan içeri sokmaz. Bonn Üniversitesi’nin mensasındaki (yemekhane) yemek veren, beni tanımayan kadına göre ise giyim tarzım ve tipim bir profesöre uygundur, yemek verirken benden kimlik bile sormaz. Bu bir göreliliktir deyip geçebilirim. Fakat Edebiyat Fakültesi kapısındaki bekçi ile Bonn Üniversitesi mensasındaki kadının beni farklı algılamalarının  nedenleri gerçekte öylesine karmaşıktır ki!

 

Yukarıdaki örneklerle vurgulamaya çalıştığım gibi ideal fizik dünyası ile yaşadığımız karmaşık dünyayı bir birine karıştırma bir düşünce biçimi olabilir. Bilimden ne kadar yana bir şair, yazar, düşünür olduklarını çevrelerine kanıtlar, popülaritelerini artırabilirler. Modern bilimi ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası Batıdan ithal etmiş, bilime hala evrensel bir kahramanlık biçen ülkelerde büyük bir itibar ile karşılanırlar. Ama fizik üzerinde çalışmış biri, fizik ideal dünyasının temel paradigmaları üzerine kurulduğunu, yasaların simetrisi adına yaklaşıklar yapıldığını  bilir.

 

Asansörün kapısında bekliyorum. Yirmili yaşlarda bir kız da asansörü bekliyor. Asansöre biniyoruz. Asansör yukarı çıkarken kız beni şöyle bir süzüyor aşağıdan yukarı ve soruyor: “Siz yazar-çizer misiniz?”   Ben yanıtlıyorum: “Hayır, ben çizer-yazarım!”

 

Eğer bana “yazar çizer” ile “çizer yazar” arasında bir fark yoktur derseniz; ben de yazarı yazar yapan kimlik  ile çizeri çizer yapan  kimlik bir birlerinden bağımsız değildir derim. “Yazar-çizer” ile “çizer-yazar” arasında fark var derseniz;  yazar kimliği ile çizer kimliği bir birinden bağımsızdır; yani yazarsa çizer değildir, çizerse yazar değildir derim. Bu saptamaları  kuvantum fiziğinin belirsizlik ilkesine göre söylüyorum derim. Aynı zamanda kuvantum fiziğini bildiğimi çaktırmış olup çevreme bir de hava atmış olurum.

 

Bilimsel söylem hızınızı alamaz, Alev Alatlı gibi (Alev Alatlı, Doğu Batı Dergisi Mayıs 2000 sayısı)  “Kuvantum fiziğindeki belirsizlik ilkesi insanın kendisine, kendi bedenine, topluma, kainatı oluşturan canlı cansız tüm varlıklara hatta ‘canlılık ve ölülük’ durumlarına bakışını radikal bir biçimde değiştireceğinin işaretlerini veriyor. Bu ‘Yeni Fizik’ düşünce biçimi sosyal bilimcilerce göz ardı edilmediğinde,   Kuvantum fizikçileri ile sufi tayfasının el ele kol kola dolaşacakları bir çağ (İkinci Aydınlanma)  gerçekleşecek” diye de konuşabilirsiniz. 15-20 baskı satan romanlar da yazabilirsiniz.

 

Dinle ilgileniyorsanız, kuvantum fiziğini ret etmez, “insan aklı en mükemmel,  en karmaşık ve gizemlidir” der,  kuvantum fiziğine militanca  sahip çıkarsınız. “Kuvantum mekaniği  insan beynini (neronların atomik dünyasındaki kimyasal reaksiyonları) anlamaya uygulandığında bilinç ve aklın madde ile olan ilişkisi anlaşılacaktır” der  Belirsizlikle insan beyninin sınırlarını çizer, belirsizlikte tanrının yerini arasınız. İnanalar sizi büyük bir “ilim adamı” olarak görür bağırlarına basarlar.

 

 

  1. KİM KİMİN KAVALYESİ?

 

Halbuki Fizikçiler evrensel yasaları bulabilmek için süreçlerle ilgilenmezler, düzensizlik içindeki düzeni aralar, düzensizliği oluşturanları yok sayarlar. Küçükleri ihmal ederler. Ayrıca doğayı yorumlamak için buldukları yasalar gerçeğin kendisi değildir, esasında yaklaşıklıklardır, yarattıkları ideal bilim dünyasında geçerlidirler. Bunlar modern bilimlerin oluşum paradigmalarıdır. Ama hiçbir fizikçi kalkıp yukarıda söylenenler için, örneğin belirsizlik ilkesi için;

 

“Belirsizlik ilkesi atomu anlamada aşılması gerekendi, kuvantum fiziği doğanın anlaşıla birliğine duyduğumuz inancın dışında değildir, yoksa bugünkü iletişim ve bilişim  teknolojisine ulaşamazdık, ayrıca belirsizlik ilkesi atomun içinde yani 1/100000000 cm mesafe içinde geçerlidir. Siz zırvalıyorsunuz” demek istemez.

 

Karşı çıkmamalarının nedenlerini;

 

“fizikçiler sihirlerinin bozulacağından korkuyorlar,

popülerliklerini kaybetmek istemiyorlar,

toplumda ayrıcalıklı olma özelliklerini yitirmek istemiyorlar,

bugün ki teknolojinin dünyamıza ve insanlığa verdiği zararlara ortak olmak istemiyorlar

bilimi çıkarları için güç olarak kullanan iktidarlarla aralarını bozmak istemiyorlar,

veya

kuvantum fiziğine bakın da Batı uygarlığının büyüklüğünü görün işte demek istiyorlar, moderniteyi kurtarmak istiyorlar,”

 

gibi yorumlarda bulunabilirsiniz. Ama bunların dışında bilinmemiz gereken çok önemli bir nokta vardır: Kuvantum fiziği ilkelerini atomun dışına, makro dünyaya, topluma, insana, teolojiye, teoculuğa, sufiliye taşıyanlar avantajlı olduklarının bilinciyle bunları söylerler, çünkü bu söylediklerine “bunlar zırvalar” diye karşı çıkanların  kuvantum fiziğinin atom dışında çalışmadığını kanıtlaması gerekir. Bu kanıtlama için onlarında kuvantum fiziğini atom dışına taşımaları gerekir. Bunu yapmaya çalıştıklarında  onlarla aynı duruma gelirler. Veya kuvantum fiziğini ret etmeleri gerekir. Kuvantum fiziği atomu anlamada öyle başarılı olmuştur ki seslerini çıkarmaz, kuyruklarını ayaklarının arasına alıp susarlar.

 

Bunlarla şunları söylemek istiyorum: başlangıçta meta-fizik’e karşıt oluşan ve gelişen modernite zamanla meta-fiziğin kendisine  partner durumuna geçmesine de neden olmuştur. Modern bilimin yaşaması, kendini koruması ve popülerleşmesi (bilimin teknolojiye indirgenmesi dahil) için etrafına ördüğü koza olmuştur meta-fizik.  Modernite geliştikçe, ağırlaştıkça ve dayattıkça  meta-fizik kendiliğinden daha da güçlenmiştir. Veya modernite zayıfladığını hissettikçe meta-fiziğe daha da sarılmaya başlamıştır. Modernite meta –fizik arasında bir gel git başlamıştır. Mekanikçi felsefenin vizyonu tersine dönmüş, modernitenin yükselişi ile kendini simülasyona bırakmıştır. Dünyamızdaki son olaylar ve gelişmeler bu yaklaşımımızı doğrulamaktadır. Burada buna somut örnekler verebilirim. Alternatif modellerden bahsedebilirim, bu konuda geliştirmeğe çalıştığım kendi teorimi anlatabilirim. Ama bu yılki ütopyalılar toplantımızın konusu dışına çok çıkmış olurum.

 

  1. ASLAN BİLİM ADAMLARI!

 

Bilimim teknolojiye indirgenmesinden mutlu olan bilim adamları, kuvantumun fizikçilerinin sufilerle kol kola gezmesi ile, parçacık fizikçilerinin teocularla oynaşması ile gevşemiş “bilim yanlıları”, küreselleşmeye karşı olup, bilimin kapitalist küreselleşmenin emrinde olmasına ses çıkarmayan aydınlar,  çevre hareketlerinden, kaos paradigmasından, karmaşıklık yaklaşımından ödleri patlıyor. Örneğin ülkemizde  “Bergama Köylü Hareketine” karşı “aslanlar” kesiliyorlar. Bu “aslan bilim yanlıları” neyi paylaşamıyorlar köylüyle. Bilimi Batıdan ithal etmiş bir ülkede bilimin gücünü ve saygınlığını mı? Bilimin iktidarını ve otoritesini mi? “Aslan bilim adamları” küreselleşmenin esir aldığı bilimin Bergama’da otoritesinin tamiri mümkün olmayacak şekilde sarsıldığını gördükleri için mi bir araya gelip sayfa sayfa raporlar yazıyorlar! Bu raporlara altlarına ayrıcalıklı akademi üyesi olduklarını yazıp imza atıyorlar.

 

Batının duyarlı bilim adamları ve aydınları bilimin (Thomas Kuhn’un tanımladığı normal bilimin, belirsizlik ve riskin az olduğu durumlar dışında) girdiği “olguların kesin olmadığı, değerlerin tartışmalı olduğu, çıkarların büyük olduğu, kararların ise acil olduğu” döneme, “post-normal bilim” dönemi diyorlar. Bu tanım da Kuhn’un tanımladığı “normal bilim” kadar  zengin ülkelerde yapılan bilim için geçerlidir. Bilimdeki bu yeni dönemin fakir ülkelere olan yansınması daha farklıdır. Bu ülkelerde bilim kapitalist küreselleşmenin en önemli mekanizmasıdır ve gizli silahı durumundadır, ben bilimdeki bu döneme “küreselleşen bilim” diyorum. (G. Akdeniz, “Küreselleşme: Bilgi ve Eğitim ve Türkiye”, İleri Dergisi sayı 2, s. 145 (2001)) 

 

Bilimin girdiği bu yeni dönemde bilimsel bir çalışmanın niteliksel açıdan bir değerlendirilmesi, örneğin siyanürle altın aramadaki belirsiz ve akıl ermez risk sınırı sadece bilim adamlarına bırakılmaz. Çünkü çok çabuk tehlikeli hale gelen belirsizlikler ve akıl sır ermez riskler karşısında bilim adamları da birer amatördür. Bu kaçınılmaz olarak bilimin demokratikleşmesini beraberinde getiriyor. Bizim gibi ülkelere bilim taşıma programları gözü kapalı ithal edilmemelidir artık. Aksine  sorgulanmalıdır.  Bilim bizim gibi ülkelerde de üniversitenin ve labların dışına çıkartılmalı, dokunulmazlığı bir tarafa bırakılmalıdır. Toplumsal (çevre), siyasal (yeşil ve anarşist)  ve kültürel sonuçları herkes tarafından tartışıldığı bir kamuoyu tartışması içine girmelidir. Bergama olayı da budur. Politik bir tercih olarak işlenecek olan bilimsel verilerle riskin az olduğunun kararı sadece tahlil uzmanları (bunlar bizim gibi bilim toplumu gözükme sevdalısı ülkelerde bilim adamı oluyor) değil, sorunla ilgili tüm taraflarca, yani bir “akademisyen aslan bir bilim adamının” söylediği “şalvarlı köylülerce” verilmelidir. Şimdi tekrar konumuza dönelim.  

 

  1. ZAMAN OKU

 

“Zaman” fizikte bir boyuttur.   Fizik için ne karmaşık ne de gizemlidir. Galileo’dan bu yana bir ipin ucunda sallanan küre ile zamanı ölçeriz. Günlük yaşamınızda ise zamanı her yere sokup çıkartabilirsiniz. Zamanın felsefesini yapabilirsiniz. Nietzsche gibi zamanı döngülerle tekrarlayıp her şeyi tıpkı ilk biçimiyle yenileyebilir “üst insan” olursunuz. Veya zamanı birbirinden değişik yaşanan parçalara ayırıp ömrünüzü uzatabilirisiniz.  “Zamanda yolculuk” adlı bir roman da yazabilirsiniz. Aşkınızı anlatmada zamanı kullanabilirsiniz.  İşleri zamana bırakabilirsiniz. Zamanla yatıp kalkarsınız. Zamanlama yapıp, gelecek ile ilgili projeler üretebilirsiniz. Fakat gerçekte zaman bu kadar basit midir bizler için? Özellikle zamandaki “şimdi” öylesine karışıktır ki. 

 

Şimdi nerededir? Şimdinin öncesi geçmişdir. Geçmiş geçmişte kalmıştır. Geçmiş orada  durur ve değiştirilemez. Olan olmuştur. Masadaki vazo yere düşüp kırılmıştır. Çiçekler dağılmıştır, vazo cam parçalarına ayrılmıştır, içindeki su zerreleri yere saçılmıştır.  

Yitirdiğimiz birinin cenazesinin arkasında yürürken onun tekrar aramıza dönemeyeceğini  biliriz. Ölüm tarihi mezar taşına yazılmıştır. Onun ölümü artık bir gerçektir.

Yerdeki cam kırıntılarının kendiliğinden bir araya gelip tekrar vazo olduğunu, yere saçılan çiçeklerin vazoya tekrar dolduğunu hiç görmedik. Bundan kuşku duymayız: “Geçmiş değişmeyecektir.” Bu olaylar insanlara belirlenen geçmişte bir şeyin geçip gittiğini anlatır. Bilinçli olarak algıladığımız şimdi ile birlikte bu geçip gidene “zaman” deriz. Zaman okunun geçmişten belirsiz geleceğe doğru gittiğini görürüz. 

 

Şimdinin sonrası belirsiz gelecektir. Bu belirsizlik birilerine göre “olasılıklara bağlıdır.” Bazılarına göre de gelecek “alnımızda yazılmıştır.” Bu belirsizlik bizim okuyamayacağımız bir belirliliktir onlara göre. Onlara inanmamız istenir bizden ama; hep geceden sonra gündüz, gündüzden sonra gece olmuştur. Gündüzün gece gecenin gündüz olacağını onlara inanmadan da biliriz. Tayfun gelmiş arkasında acılar bırakarak geçmiştir. İstemeyiz ama aynısı olmayacak tayfunun bir gün tekrar gelebileceğini biliriz, sonra gideceğini de. Kar yağmış sonra da erimiş su olmuştur. Kar tekrar yağacak,  tekrar eriyip su olacaktır. Bahar gelecek çiçekler tekrar renk renk açacaktır. Ama dünyada farkında olmadığımız bir şeyler değişmiştir. Elimizle yukarı attığımız taş hep geri gelmiştir. Taşı yukarı atarsak gene gelecektir. Bu döngülerin belirsiz geleceği yoktur. Bunların değişmez geçmişi de vardır. İnsan oğlu bunları binlerce yıl gözlemiştir. Zaman okunun bunları değiştirmediğini, tanrının yazdığı “alın yazı”sız veya bilimin yazdığı “olasılık”sız biliriz.

 

Düzensizlik içinde düzeni arar fizikçiler. Beyinlerinde kurdukları ideal dünyalarında zamanı bir nokta etrafında düzenli salınan kürelerle saymışlardır. Buldukları hareket yasaları zamana göre simetriktir. Yasaları zaman okunun yönüne göre değişmez. Bu simetri enerjinin korunumun evrensel olduğunu söyler. Buna göre yerdeki cam parçaları kendinden bir araya gelip vazo olabilir tekrar, su zerreleri su olup vazoya dolabilir tekrar. Ama biz şimdiye kadar böyle bir şey görmedik.  .

 

Şimdi gerçek geçmişin sonrası belirsiz geleceğin öncesidir ama fizikçiler zaman oku kırılmaz derler. Her an şimdidir onlar için. Fizik yasaları evrensel olmaz yoksa. Görelilik kuramında da “şimdi” yoktur. Hızla giden bir trene yeşil otlar arasındaki patikadan bakan sırt çantalı bir gezginin şimdisi ile trende koltuğuna oturmuş elinde dergisini okuyan bir yolcunun şimdisinden farklıdır. Her ikisi de bilinmeyene gidiyorsa, trene bakan gezginin değişmez geçmişi trendeki yolcunun belirli geleceğidir.

 

    5.  ENTROPİ VE TEK YÖNLÜ ZAMAN OKU

 

Fizikçiler evrensel yasalarındaki zaman okunun iki yönlü olmasından rahatsızdılar. Zaman oku yönünün tek ve geleceğe doğru olduğunu yaşamamızdan biliyoruz.  Bir şeyler geri dönmüyor ve tekrarlanmıyor. Kırılan bardak kendiliğinden bütünleşmiyor, ölen dönmüyor. Vurduğumuz top geri gelmiyor. Fizikçiler ideal dünyalarını yorumlamaya devam etmek için yasalarındaki zamana göre simetriden kaynaklanan bu açmazı aşmalıydılar. 19 yüzyılın ikinci yarısının sonlarına doğru Avusturyalı fizikçi Boltzman Entropi kavramını ortaya attı. Entropiyi fizikle ilgilenmeyen bir kişiye kısaca şöyle anlatılabilir. “Kapalı bir sistem A durumundan B durumuna geçtiğinde   A durumunun entropisi S(A) B durumunun entropisi S(B) den küçükse B durumu A durumuna dönemez. Bunun kuvantum fiziği karşılığı da vardır. Bir sistem S(1) olasılıklı duruma sahip bir A yapısından  S(2) olasılıklı duruma sahip bir B yapısına geçmişse ve S(2) olasılığı S(1) olasılığından büyük ise sitem B durumundan A durumuna tersinmez.” Böyle bir değişimde, entropi farkının pozatif alduğu durumda,  zaman oku tek yönlü ve geleceğe doğrudur.   Zaman A dan B ye akar. Sisteme dışardan müdahale edebilirseniz. Entropi ile oynayabilirsiniz. Örneğin, düzenli odanız her gün daha karışır. Onu şuraya bunu oraya koyarsınız. Odanızın entropisi artar. Bir gün bu karışıklıktan sıkılır, odanızı toplarsınız. Yani odanın entropisini azaltırsınız. Fakat odanız ilk durumuna tekrar dönemez. Yani odanızın entropisi ilk durumdan her zaman büyüktür. Bir de büyüklük odanızdaki eşyanın kalabalık olmasına bağlıdır. Sistemin girilebilme durumu ne kadar büyük olursa entropi o kadar büyüktür. Bir yapıtın yorumlamasındaki zenginliği (gösterge bilim) entropi kavramı ile örtüştürebilirsiniz. Umberto Eco “Açık Yapıt” kitabında bunu çok güzel anlatmaktadır. Boltzman ile aynı yıllarda yaşayan Nietzsche (aynı zamanda ikisi de German) entropi kavramını duyduğunda “yaşasın fizik, fizik için üç kere hurra hurra hurra” diye yazmıştır. Nietzsche’nin ebedi dönüş (bengi döngü) düşüncesinde her şey tıpkı ilk yaşandığı biçimiyle yeniden yenilenir. Bu sonsuza kadar sürer. Fakat her bir yenilenmede farkında olamadığımız bir şeyde değişmektedir. Bu her değişmeyen yenilenmenin, yeniden doğuşun geriye dönemez olduğunu söyler. Üst insan bunu hisseder ve bu yeniden doğuşun sıradanlığına dayanır. Nietzsche’nin kendinden geçercesine  “şen bilim” deyip fiziğe fanatikçe methiyeler düzmesinin nedeni bu düşüncesinin entropi kavramı ile örtüşmesidir.

 

Entropi konusunu kapatmadan bir noktaya açıklık getirmek isterim. Yukarıda söylediklerimden “daha çok düzensizlik daha büyük entropi” anlamı çıkartılmamalıdır. Entropi kavramı kaostan farklıdır. (Kaos bu toplantıda bazı konuşmacılar tarafından anlatıldı, ben ona burada girmek istemiyorum.) Entropi büyüdükçe sistemde düzenli girilebilme durumu artar. Yani sistemdeki düzen yeni bir düzenli duruma geçebilecek şekilde değişir. Buna sürdürebilirlik de diyebilirsiniz. Bu tip sürdürebilirlik için en mükemmel geometrik yapılaşmada Einstein 3-boyutlu yüzeysel küreselleşmedir. Bu perspektiften baktığımızda küreselleşmenin modern bilim arka alanlı olduğunu söyleyebiliriz. Küreselleşme Batı uygarlığının hegemonyası için bilgiyi kullanma geleneğinin devamıdır. Kaos ise bir süreçtir. Makro dünyada da geçerlidir. Sistem parametrelerine duyarlı hale geldiğinde düzensizleşir sonra eski haline döner. Bu süreç evrensel yasaları değiştirmez. Sistem benzer yeni bir düzensizliği önleyecek  duruma geçmeye çalışır. Kaos süreç diye, evrensel yasaları değiştirmez diye hafife alınmamalıdır. Örneğin kısa ömürlü kaotik bir süreç (meteorolojik, afet, ekonomik, psikolojik, günlük bir olay, otonom bir hareket, bireysel bir çıkış) bunlara duyarlı bir çevrede, medya ve internet ile duyarlaşmış modern toplumda, bilgi akışı altında duyarlı duruma gelmiş toplumda ve insanda önemli ve kalıcı etkiler yapabilir, onların (modernite)  yapılarını bozabilir, iktidarlarına karşı karmaşıklık da çıkartabilir. Bu karmaşa sonrası sistem, çevre, toplum, insan kendini devam ettirmek istiyorsa değişmeli, evrimleşmelidir. Umarım gelecek toplantımızın konusu kaos olur. Bunları daha geniş ele alma ve tartışma zamanımız olur.

 

4. “ŞİMDİ”

 

Fizikçilerin ideal dünyasındaki zaman okunun sürekliliğini ve iki yönlülüğünü kısaca gözden geçirdik. Fizikçilerin Entropi ile sürekli  zamanın  tek yönlülüğünü ortaya koyduklarını söyledik. Fakat bir canlı varlık için, bir topluluk için,  yaşadığı zaman süreci sürekli midir?  Onlar için zamanda kırılma ortaya çıkabilir bence. Yaşamlarındaki sürekli zaman “şimdi” ile kırılabilir. “Şimdi” ile baş başa kaldıklarında  gelecek geçmişten kendiliğinden kopmuştur ve onlar için zaman oku kırılmıştır. İnsanı ele alalım. İnsan için “şimdi” doğanın insana dayattığı zaman okunun insanın düşüncelerinde kırıldığı andır diyebiliriz. İnsan düşüncelerinde zamanı kırdığına veya insanın düşüncelerinde zaman kırıldığında, insan “şimdi” ile baş başa kalmıştır. Gerçek geçmişi yoktur artık. Geçmiş gerçek düş olmuştur. Belirsiz gelecek ise onu korkutmaz. Geçmişten utanmaz. Yaşama yeniden başlamıştır.  “Şimdi” insanın değişimi için, kurtuluşu için özgürlük anıdır, “şimdi”ile baş başa kalmadan özgür olunmaz, özgür olmadan da değişim ve kurtuluş olmaz.  “Şimdi” gerçek geçmişin sona erdiği, belirli geleceğin belirsiz gelecek olduğu andır.    “Şimdi” diye haykırabildiğinde insan, gerçek geçmişinin prangalarından kurtulur. Artık düşüncelerinde zamanın dogmatik çileleri ve dayatmaları yoktur. Onun için yeni bir gerçek geçmiş ve yeni bir belirsiz gelecek başlamıştır. Dönüşmüş ve yeni bir yaşama başlamıştır.  (Bir örnek istenirse; Halikarnas Balıkçısı Bodrum’daki ilk gecesinde kayrak taşlarını yıkarken bu tanımımızla örtüşen şimdiyi yaşamıştır. (Mavi Sürgün, 1961, s.197)) O artık zokaya yakalanmış balık değil bir balıkçıdır.) Önemli olan insanın yaşamına şimdileri yerleştirebilmesidir. (Örneğin; “Sigaran senin olsun hadi bana eyvallah” diyerek kendini Boğaz Köprüsünden atan adamın o anı bir şimdi değildir. O bir sondur. Geleceği fiziksel ölümle belirlenmiştir.)

 

Şimdilerle insan sonuz yaşamı bulur. Zaman düşüncelerinde kırılsa bile herkes “şimdi” si ile baş başa kalamaz. Bunu hissedecek kadar yaşam duyarlı değildir. Kendi zaman okunu kendi kırabilen insan var mıdır?  Bunu bilemem. Bu kırılmayı  yaşayan insan bengi döngü iktidarından, Nietzsche’nin üst insan hegemonyasından kurtulmuştur. Ben bunları söylerken Nietzsche’nin önüne geçtiğimi söylemek istemiyorum. Bu günkü toplum yapılaşması ve toplumun bireyi olan insanın duyarlılığı Nietzsche zamanından çok farklıdır. Toplum ulaşım teknolojisi ile, iletişim teknolojisi ile, medya ile, internet ile çok yönlü ve parametreli duyarlı bir duruma gelmiştir ve kendiliğinden simülatif ürünler ortaya çıkmaktadır. Bu söylediklerimi küçük bir kurgu ile anlatmaya çalışayım.

         

“ŞİMDİ” SİZE ZAMANIN KISA TARİHİNİ ANLATAYIM MI?

 

Günlerden gece ve gündüzün eşit olduğu “Yenigün.” Mart ayının 21. günü. Toprağın yeniden dirildiği kutsal gün Nevroz. Mart ayının son kutsal çarşambası. Güneş Koç burcuna giriyor.

 

Gün iniyor. Urfa’nın Halepli meydanında davullar vurulmaya başlıyor. Davullara vuruldukça Halepli meydanı bal rengine bürünen Urfa Kalesine daha sıkı tutunuyor. Halepli meydanını çevirmiş taş evlerin damlarından güvercin kömeleri havalanıyor, gökyüzünde karışma zamanı başlıyor. İnsanlar Halepli meydanının ortasında yanan ateşin etrafında toplanıyor.

 

Adam Halepli meydanının ortasında yanan ateşin etrafında dönerek bir birlerine karışan insanları Kaleden seyrediyor.

 

Adamın yanında üç çocuk beliriyor. Üç çocuktan biri adama;

“abi... sana Urfa’nın tarihini anlatayım mı?” diye soruyor.

Adam “anlat bakalım” diyor.

 

Çocuk adama Urfa’nın tarihini bir solukta anlatıyor:

 

 “Babillerin Nemrut adında bir hükümdarı varmış. Bir gece Nemrut bir rüya görür. Nemrut’a rüyada yeni doğan biri tarafından öldürüleceğini söylenir. Nemrut ölmekten korkar, “yeni doğan çocukların hepsini  öldürün” diye askerlerine söyler...

Hazredi İbrahim’i annesi ha şu magraya bırakır. Bir ceylan Hazredi İbrahim’i yedi yıl ha şu magrada besler...”

 

“...Nemrut Hazredi İbrahim’i yakalar. Ha aşağıdaki meydana Nemrut bir ateş yakar. Kale’nin üstüdeki ha şu mancıkla Hazredi İbrahim’i ateşe fırlatır. İbrahim ateşin içine düşünce ateş göl, odunlar balık olur. Ha aşağıdaki Balıklı göl olur.”

 

Sonra ikinci çocuk, daha sonra da üçüncü çocuk Urfa tarihini adama bir solukta tekrarlıyorlar. Bir solukta anlatılan Urfa tarihi çocuklarda değişmiyor.

 

Adam:  “Ben de size “şimdisi öldürülen zamanın kısa tarihi”ni anlatayım mı?” diye çocuklara soruyor.

Çocuklar şaşkınca adama bakıyorlar. Yabancı adamı kırmak istemiyorlar. Hep bir ağızdan “anlat abi” diyorlar.

 

Adam şimdisi öldürülen zamanın kısa tarihini anlatamaya başlıyor:

 

 “Zaman annesiz ve babasız şimdi de doğmuş. Şimdinin geçmişi geleceği yokmuş.  Zaman her şimdide özgürce yenilenirken ateş, hava, su ve toprak onu kıskanmışlar. Çünkü ateş, hava, su ve toprak bir ölüp bir doğuyormuşlar. Her seferinde de aynı şeyi yaşıyorlarmış. İktidarlarını kaybetmekten korkan ateş, hava, su ve toprak şimdiyi öldürmek için insan adında akıllı bir hayvan yaratmışlar. İnsan zamanı an an bölüp zamanın şimdisini öldürmüş.” 

 

Bugün Yenigün. Mart ayının son kutsal çarşambası. Güneş Koç burcuna giriyor. Toprak yeniden doğuyor. Davullar vuruyor. Halepli meydanının ortasında ateş yanıyor.  Zerdüşt odun ateşi içinden “Yeryüzüne bağlı kalın... Yeryüzüne bağlı kalın...Toprak her nevrozda  yeniden doğduğunda tek değişen benim.” diye insanlara sesleniyor. İnsanlar o tek değişen için ateşin etrafında dönmeye başlıyor. Zerdüşt ateşten seslendikçe ateşin etrafında insanlar daha düzenli dönüyor. Ateş yüzlerde düzensiz değişen dövmeler oluşturuyor. Kınalı eller birbirine daha sıkı kenetleniyor. Omuzlar davulun ritmine titreyerek dirense de başlar yeniden doğmakta olan toprağa daha da eğiliyor. Davulun sesi ile bütünleşmiş topuklar daha da sert vuruyor Halepli meydanına. Kale’nin kayalıklarındaki bal rengi kızıllaşıyor. Her güvercin kömesi kendi damına dönüyor. Dergah’ın kapısı sürgüleniyor. Taziye odaları el değiştiriyor. Kazanlarda Leveni kaynıyor. Sıra gecesinde saflar sıklaşıyor.  

İnsanlar her nevrozda ateşin etrafında dönüp hep o noktaya geldikçe Zerdüşt değişiyor. İnsanlar o noktada sonrasız zamana geçemiyor. Ateş olup değişemiyor. Kötülükler iyiliklere dönüşmüyor. Başlarını yeniden değişmeden doğan toprağa eğiyorlar.  Yeryüzüne olan bağlılıklarını tekrarlıyorlar. Zaman anlarına bölünüyor. Urfa’nın tarihi değişmiyor. Balıklı Göl’ün balıkları bir birine daha çok benziyor.

Çocuklar adamdan “şimdi” nin kısa tarihini öğreniyorlar. “Şimdi” diye birlikte adama doğru bağırıyorlar. Adam insanların etrafında kenetlenmiş düzenli döndüğü ateşin içine atlıyor. Adam için geçmiş düş oluyor, adam gelecekten kopuyor.  Zerdüşt ebedi dönüşü bu kez adam için değişmeden tamamlıyor. Üst insan yok oluyor. Yeryüzü iktidarı sona eriyor. Zaman anlarına bölünmüyor. Urfa’nın tarihi tekrarlanmıyor. Balıklı gölün balıkları bir birine artık benzemiyor.

................................