Einstein-Russell Manifestosu ve Pugwashlılar

 

 

Pugwash Barış Hareketinin temeli Albert Einstein ile Bernard Russell’ın 1955 yılında nükleer silahsızlanma ve nükleer silahların denetlenmesi üzerine yayınladıkları bir “Manifesto”ya dayanır. Pugwashlılar 7-8 Şubat’ta atom bombasının arkasındaki adam Szilard’ın 100. doğum yıldönümü nedeniyle toplandılar.

 

 

Pugwashlılar, “Atom Bombasının Arkasındaki Adam” Leo Szilard’ın anısına bu kez Macaristan’da bir araya geldiler. 7-8 Şubat 1998 tarihinde Debreşen’de yapılan “Bilimde Etik” başlıklı atölye çalışmasına, Pugwash yönetiminden ve çağrılı konuşmacılarından oluşan 30 civarında bilim insanı, eğitici ve bilim tarihçisi katıldı. Yoğun geçen çalışmanın ardından katılımcılar, Leo Szilard’ın doğumunun 100. yıldönümü için Budapeşte Eötvös Üniversitesi’nde ve Macaristan Parlamentosunda 9-11 Şubat 1998 tarihlerinde düzenlenen törenlerde bulunmak için Budapeşte’ye geçtiler.

 

Pugwash Barış Hareketinin temeli Albert Einstein ile Bernard Russell’ın 1955 yılında nükleer silahsızlanma ve nükleer silahların denetlenmesi üzerine yayınladıkları bir “Manifesto”ya dayanır. “Manifesto” Russell tarafından kaleme alınmış ve Einstein’a imzalaması için gönderilmişti. Einstein’ın öldüğünü Fransa’da öğrendiğinde Russell, onun Manifesto’yu imzalayamadığını düşünmüştü. Russell, İngiltere’ye döndüğünde masasının üstünde Einstein tarafından gönderilmiş bir mektup buldu. Einstein, ölümünden birkaç gün önce Manifesto’yu imzalamış ve Russel’a postalamıştı.

 

Kısa bir süre içinde “Russell-Einstein Manifestosu”na atom altı fiziğinin önemli isimlerinden dokuz bilim insanı daha imzasını koydu. Bunlar: Max Born, Perey Bridgman, Leopold Infeld, Frederic Joliot-Curie, Herman Muller, Linus Pauling, Cecil Powell, Joseph Rotblat ve Hideki Yukawa.

 

Russell-Einstein Manifestosu etkisini gösterdi; 1957 yılında Bernard Rusell önderliğinde 22 bilim insanı (7 ABD’li, Sovyetler ve Japonya’dan üçer, İngiltere ve Kanada’dan ikişer, Avusturya, Avustralya, Çin, Fransa ve Polonya’dan birer) Kanada’da harekete adını verecek Pugwash köyünde bir araya geldiler. O yıllarda bir paranoya olarak tanımlanan soğuk savaş ve nükleer savaş karşıtı bir forum olarak “Pugwash Barış Hareketi” adıyla çalışmalara başladılar.     Her yeni bir araya gelişlerinde hareket amaçları doğrultusunda çalışabileceğine veya çalıştığına inandıkları yeni bilim insanlarını kendilerine katılmak için davet ettiler. Çoğaldılar. Harekete süreklilik kazandırdılar. Hareketin bugüne kadar gelmesini sağladılar. Pugwash Misyonu, soğuk savaş sırasında Doğu Blok’u ile Batı arasındaki diyalogun başlatılmasında, bilimsel işbirliğinin gelişmesinde ve nükleer silahların karşılıklı denetlenmesinde ve azaltılmasında büyük çabalar gösterdi. Berlin Krizi’nin, Küba Krizi’nin, Çekoslavakya’nın işgalinin ve Vietnam Savaşı’nın nükleer silahların kullanılmaksızın sona ermesinde önemli gayretleri oldu. Hidrojen bombası denemelerinin sınırlanması, biyolojik ve kimyasal silahların yok edilmesi için yapılan uluslar arası sözleşmelere öncelik etti.  

 

Soğuk Savaş sırasında barışa olan bu katkılarından ve Soğuk Savaş’ın sona ermesindeki çabalarından dolayı Pugwash Hareketine ve 1955 imzacılardan, Pugwash hareketinin liderlerinden Prof. Joseph Rotblat’a 1995 Nobel Barış ödülü verildi. Pugwash hareketinin başkanlığını Sir Michael Atyah, Genel Sekreterlik görevini, MIT-Cambridge’den Prof. George Rathjens yürütüyor. Prof. Rathjens, İkinci Dünya Savaşı sonrası iki süper güç arasında diyalogu başlatmak ve çıkabilecek bir nükleer savaşı önlemek için gerekli temaslarda bulunmak üzere Moskova’ya giden ilk ABD’li bilim insanı grubunun üyelerinden. Başka bir deyişle: “Moskova’nın Meleklerinden”.

 

 

Soğuk Savaş Sonrası Pugwashlılar  

 

Soğuk savaşın bir nükleer silah kullanılmaksızın sona ermesindeki katkıları ile gururlanan Pugwashlılar, misyonlarının soğuk savaş sonrası da sürdüğüne inanıyorlar. Pugwash yönetimi soğuk savaş sonrası yeni küresel hedeflerini ve politikalarını, 7-8 Şubat 1998 tarihlerinde Debrecen’de yaptıkları “Bilimde Etik” başlıklı atölye çalışmasında değerlendirmeye ve belirlemeye çalıştılar. Görüşlerini almak için on civarında bilim insanını toplantılarına konuk olarak davet ettiler. 

 

Tartışılan konuların başlıkları: “Nükleer Başlıklı Füzelerin Sayısı ve Dağılımı”, “Nükleer Enerjinin Tıpta Kullanımının Denetlenmesi”, “Patent Sorunları”, “Askeri Amaçlı Araştırmalarda Çalışan Bilim İnsanlarının Sorumluluğu”, “İlaç Yapımlarında İzotop Kullanımlarının Denetlenmesi”, “Klonlamanın Kontrolü İçin Komitelerin Oluşturulması ve Çalışma Yöntemleri”, “Bilimsel Çalışmaların Etnik Sorunlarda Önemi”. Ayrıca; bilim insanı adayları için düşünülen, Hipokrat yeminine benzer bir yemin önerisi ele alındı. Tartışılan yeminin metni kabaca şöyle:

 

“(…) Bilim ve teknolojinin topluma karşı sorumlu olduğu daha iyi bir dünya için çalışmaya söz veriyorum. Aldığım eğitimi hiçbir zaman insanlığa ve çevreye zarar verecek bir şekilde kullanmayacağım. Kariyerimi yaparken ilk önce yaptığım çalışmanın etik durumunu gözden geçireceğim. (…) Bu deklarasyonu barışa giden ilk adımın bireysel sorumluluk olduğu inancıyla imzalıyorum.

Yemini öneren Pugwash öğrenci grubu temsilcisi, yeminin ABD üniversitelerindeki temel bilimler öğrencilerinin önemli bir çoğunluğu tarafından olumlu karşılandığını söylerken, toplantı katılımcılarının çoğu özellikle Avrupa ülkelerinden gelen katılımcılar yemini çeşitli nedenlerle soğuk karşıladılar.

 

Toplantıya konuk olarak çağrılanlardan biri de bendim. Konuk olarak çağrılmak bir Pugwashlı olmak önerisi de sayılıyordu aynı zamanda. Onlara Balkan Fizik Birliği (BPU)’nin bir önceki eski başkanı (1989-1997) olarak; “Bilimsel Çalışmaların Balkanlardaki Etnik Sorunlarda Rolü” üzerine bir bildiri sundum. 1991 yılında yayınlanan BPU Tirana Deklarasyonu ile; Uluslararası NGO’ların ve hükümetlerin kontrolü dışında Balkan Fizikçileri arasında gelişen ortak bilimsel çalışmalar, yapılan BPU Balkan fizik okulları ve geçen eylül ayında Romanya’da yapılan BPU-3, Fizik Kongresine büyük katılım (binin üzerinde balkanlı bilim insanı) Pugwashlıların ilgisini çekmişti.  Balkanlardaki etnik ayrılıkların getirdiği olumsuzlukları gidermede bilim neler yapabilir sorusuna yanıt arıyorlardı. Bildirimin satır başlıkları aşağıda;

 

“Balkanlardaki etnik ayrılıkların giderilmesi Soğuk Savaş sonrası daha da zorlaştı. Balkanlardaki Soğuk Savaş öncesi polarizasyonun yerini çok merkezli ve daha karmaşık bir yapı aldı. Bu yeni yapılanmalardan biri de Avrupa merkezli bilimde küreselleşme programlarıdır. Bu programların Balkanlardaki etnik problemleri çözmede bir katkısı beklenemez. Bu programlar Balkanlarda kalıcı barışın sağlanmasında önemli bir misyonu yüklenebilecek Balkan ülkeleri bilim insanlarının kendi bölgelerinde bir araya gelmelerinin önünü kapatmaktadır. Aksine Balkanlarda ortak bilimsel toplantılar desteklenmeli. Ortak Balkan araştırma merkezleri ve üniversiteleri kurulmalıdır. Balkan bilim insanlarının yüksek teknolojiye dayalı araştırmalardan izole edilmesi gibi hedeflerle Balkanlarda mevcut bilim insanı potansiyelinin ve bilim geleceğinin erimesine neden olacak küresel programlar durdurulmalıdır. Bilimdeki küresel bu programları çıkarları için Balkanlarda destekleyen NGO’lara ve bunların yandaşı bilim insanlarına karşı durmak gerekir. Bilim etiğini sorguladıklarını ifade eden uluslararası platformlar ve Kuzeyli bilim insanları; Balkanlardaki bu olumsuz gelişmelere karşı sessiz kalmamalıdırlar. Bilimin küreselleşmesi adına yapılan uluslararası araştırmaların ve geliştirilen yüksek teknolojilerin hegemonyacı süper güçlerin elinde Güney’e karşı bir dayatma olarak kullanılmasına izin verilmemelidir. Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan bilim etiğinin bu yeni boyutları göz ardı edilmemelidir.”

 

Gösterdikleri tepkilerden, yukarıdaki konuşmamın kafalarını karıştırdığını tahmin ediyorum. Pugwashlılar Soğuk Savaş sonrası bir Kuzey hegemonyasının hızlı bir şekilde oluşmaya başladığını ve bu oluşumda bilimin önemli bir rol oynadığını belki de Güneyli olmadıklarından göremiyorlar henüz (Hoş, birçok Güneyli bilim insanı da bunun farkında değil veya çıkarı nedeniyle görmek istemiyor). Soğuk savaş sonrası Kuzey’in tartıştığı bilim etiğinin Güney’e yansımasındaki simetrilerde kırılmaların olduğu açık. Bilimin küreselleşmesine Güney’den bakıldığında farklı görünümlerin ortaya çıktığını da bilmeleri gerek Kuzeyli bilim insanlarının. Toplantı sırasında sağımda oturan 1995 Nobel Barış ödüllü Prof. Rotblat kulağıma eğilerek: “Balkanlar için duyarlılığını takdir ediyoruz. Çalışmalarına devam.” Diyerek gönlümü almak istedi.

 

 

Eski bir Pugwashlı, atom bombasının arkasındaki adam: Leo Szilard

 

İki günlük atölye çalışması tamamlanınca Debrecen’den Budapeşte’ye dönüldü. Pugwash kurucularından “Atom Bombasının Arkasındaki Adam” Leo Szilard’ın 100. doğum günü için yapılan anma toplantılarına ve törenlerine katılındı. İlk gün Budapeşte Eötvös Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi büyük amfisinde, ikinci gün Tuna’nın Peşte kıyısında, Macaristan Parlamentosunda Leo Szilard anıldı. Üçüncü gün, 11 Şubat 1998 günü yapılan bir törenle, 1964 yılında ABD’de ölen Leo Szilard’ın kemikleri yüz yıl önce doğduğu ve 1919 yılında ayrılıp bir daha göremediği Budapeşte topraklarına verildi. Leo Szilard, modern bilimin öncülerinden olan mahalle arkadaşları; Dennis Gabor, Andrew Grove, Theodora von Karman, John G. Kemeny, Arthur Koestler , John von Neumann, Edward Teller, Eugene P. Wigner gibi Budapeşte’yi terk etmek zorunda kalmıştı. Sosyalist gençlik örgütü üyesi olan Szilard, Budapeşte’yi terk etme kararını, aşırı sağcı rejimin öğrencileri tarafından Budapeşte Teknik Üniversitesi’nde dövülmesi tarafından vermişti. İlk önce Berlin’e (1919), Hitler’in sınırları Yahudilere kapatmasından bir ay önce Viyana’ya (1929), Hitler’in Viyana’ya gelmesinden az önce de Oxford’a kaçtı (1935). 1938 Sonbaharı’nda Yahudi bir mülteci olarak ABD’ye sığındı.

 

Leo Szilard yeni keşfedilen nötron’un nükleer bir enerjinin kaynağına neden olabileceğini ve bu enerjinin kontrol edilebileceğini ilk kez düşünenlerden. İkinci dünya savaşı sırasında böyle bir enerjinin bomba olarak Almanlar tarafından kullanılabileceği sezgisi onu da telaşlandırmış ve daha önce Berlin’de asistanlığını yaptığı Einstein’ı ABD başkanı Rooswelt’e bu konuda bir mektup yazması için ikna etmişti. Bu mektubun da etkisi ile başlatılan Manhattan Projesi’nin (1941) liderlerinden olan Szilard, ayrıca Enrico Fermi ile birlikte nükleer zincirleme reaksiyonun oluşabileceği enerji reaktörünün yapımında gerekli teknolojinin yaratıcı mimarlarındandır (Şikago Üniversitesi, 1942). Almanların savaşı kaybedeceğini gören Szilard, atom bombasına gerek kalmadığı gerekçesi ile bombanın deneme sürecine girmiş Manhattan Projesi’nin durdurulmasını istedi. Projeden ayrıldı. Atom bombası 15 Temmuz 1945’de New Mexico’da denendi. Bombanın Japonlara karşı kullanılmasını engellemek için; Einstein’ı da ikna ederek projede çalışan bilim insanlarını bir imza kampanyasına davet etti. Onlara bu konudaki sorumluluklarını hatırlattı. “… Halkın bilgisi dışında yapılan bilimsel çalışmalar ve buluşlar gelecekte onların mutluluğunu etkileyebilir…” ifadesi ile başlayan bildiriyi 67 bilim insanı imzaladı. Fakat atom bombası 6 Ağustos 1945 günü Hiroşima’nın üzerine bırakıldı. Bildirideki “Doğanın güçlerini kendi amaçları için kullananlar büyük bir yıkım döneminin öncüleri olacaklardır...” mesajı da doğrulanacaktı. ABD’nin atom bombasını kullanması tüm dünyaya bu bombaya sahip olma hakkını verdi. Sovyetlerin bombayı yapması gecikmedi. İngiltere ve Fransa ve daha sonra Çin’de bu yarışa katıldılar. Bu yıkımı önlemek için; Pugwash’ın kurucusu olması yanında Leo Szilard, nükleer silahsızlanma mücadelesinin tüm platformlarına öncülük yaptı. Nükleer bir savaşın çıkmasını engelleyecek önlemlerin alınması için Nikita Kuruşçev’i 1960’da New York’ta özel bir toplantıda ikna etti. Ömrünün son yıllarında nükleer enerjinin biyolojide ve tıpta uygulama alanlarında araştırmalar yaptı. İyonize olmuş radyasyonla kanser tedavisi üzerine yaptığı çalışmalar, onun kanserden ölümünü engelleyemedi.

 

Asya-Güney Pasifik Fizik Dernekleri eski başkanı Japon fizikçisi Prof. Konuma Macaristan parlamentosunda yaptığı konuşmasını, “Atom bombasının Japon halkına verdiği acı hala sürüyor. Bunu sakat doğan çocuklarımızda görebilirsiniz. Japon halkı bombanın atılmasını durdurmak için büyük bir çaba gösteren Leo Szilard’ı hiçbir zaman unutmayacaktır” kelimeleri ile bitirirken ağlamamak için kendine zor hakim oluyordu.

 

 

Hoca fıkrası ve Görecelik Kuramı          

 

Toplantılar sonrası bir gün de bana kaldı, Macaristan’da. Bu kez Estergon kalesini görmeliydim. Budapeşte’nin Kuzey istasyonundan Estergon için trene bindim. Moto-tren Tuna’nın kıyısı boyunca dura dura yavaş yavaş kuzeydoğuya doğru ilerliyordu. Leo Szilard’ın 1960’lı yıllarda kaleme aldığı Yunusların Sesi kitabı aklıma geldi. Kitabında, “akıllı yunuslardan aptal insanlara” mesajlar göndermişti, Szilard. Szilard’ın yunusları gelecekten de haber veriyordu: “1980’li yıllarda Doğu Bloku dağılacak, Almanya birleşecek ve soğuk savaş sona erecekti.

 

Estergon Kalesi’nin eteklerinin ucundan akıp giden Tuna’ya tepeden baktım: Suyun öteki yakasındandım ama bu su Tuna değildi. Modern bilimin öncülerinin yetiştiği, Tuna’nın öteki yakasının arkasındaki yeşil tepelere bakarken toplantıların birinde ilk kez duyduğum, Szilard hakkında bir anıyı hatırladım: Leo Szilard, Görecelik Kuramının yaşamdaki yerini bile Einstein’dan öğrendim dermiş ve şu fıkrayı anlatırmış: “Haham karısı ile akşam yemeğindeyken salona iki Yahudi çocuğu girmiş. Haham’dan aralarındaki anlaşmazlığa bir çözüm bulmasını istemişler. Çocuklardan biri neden haklı olduğunu anlatmış. Haham: “Sen haklısın” demiş. Diğeri ortaya atlamış: “Bir de beni dinleyin Haham efendi” demiş. Diğeri de haklı olmasının nedenlerini anlatmış. Haham: “Sen de haklısın oğlum” demiş. Ve çocukları göndermiş. Haham’ın karısı sinirli bir şekilde “Bey, sen nasıl bir adamsın, her ikisi de aynı anda haklı olabilir mi?” diye sormuş. Haham yemekten başını kaldırarak yanıtlamış: ‘Hanım sen de haklısın”… Bu fıkrayı duyduğumda onlara, bu bizim Nasrettin Hoca fıkrasıdır ve çok kez dinlemiş veya anlatmışımdır” diyemedim. Sonra eklemem gerecekti: “Ama onun görecelik kuramı ile olan ilişkisi hiç dikkatimi çekmemişti”.

 

Estergon’dan Budapeşte’ye otobüsle dönerken, Hoca fıkrası kafamdan bir türlü çıkmıyordu. Geçen ocak ayı sonunda Foça’da yapılan “Analitik Düşünce’nin Yarını” toplantısında Hermetik Düşünce’yi anlatırken çok zorlanmıştım. Hermes’in yaşam dolu nefesinden Einstein’ın da nasıl beslendiğini onlara bu fıkra ile kanıtlayabilirdim.

 

Soğuk Savaş sona erdi. Küreselleşiyor dünya. Öyle ise, suyun öteki tarafı da kalmadı bu  küre yüzeyinde! Hep geç kalıyorum anlatmakta kafamdan geçenleri. Tersten mi koşmalı bu küre yüzeyinde? Sinirlendim… Çantama elimi attım. Elime gelen ilk kitabı okumaya başladım.