DEMİR
KAPILI SOKAK
I
Kırık İstanbul dünyasının kırık bir sokağı.
Sokağa demir bir kapıdan giriliyor, “Demir Kapılı Sokak” dar ve uzun. Levanten
evler sokağın iki yanına dizilmiş, kapılarına erkekler yığılmış. Kapılara birikmiş
erkeklerin içinde bir erkek çocuk da var. Üstündeki siyah okul önlüğü ile
aralarına karışmış. Kapıların dışındaki tek görünümlü olmayan erkekler ve çocuk
kapıların içindeki tek görünümlü olmayan kadınlara yüksek sesle ve uyumsuz bir
yapıda bağırıyorlar. “Aç… aç… aç… ”
Demir Kapılı Sokak salt bir gerçeklik sahnesi
değilse de hem dışarıdaki erkekler ve çocuk, hem de içerdeki kadınlar bir
illüzyonun dinamikleri hiç değil. Gerçek olan aralarındaki kapının kapalı veya
açık olmasının anlamsızlığı, kapının her iki tarafındakiler paramparça. Kapının
bir tarafı diğer tarafın “mişi” gibi değil. Hiçbir taraf hiçbir tarafın üstünü
örtmüyor. Ancak dışarıdakiler içerdekilerden daha karmaşık.
Kapının her iki yanında bir dayatma yokmuş
gibi gözükse de her iki dünyanın yargıcı aynı. “Kapıyı yok sayma” simülasyonundan
ortaya çıkabilecek ürünler iktidarları korkutmuyor. Onlara göre bu
simülasyondan ortaya çıkabilecek bir ürünün hiper-gerçek olma şansı yok. Çünkü,
“kapının her iki yanı da gerçeklik ilkesinden mahrum.”
İktidarların gerçeklik ilkesine göre “kapı açılsa
bile iktidarların beklentisi dışında bir ürün ortaya çıkmaz” saptamasını kabul
etsek bile, Baudrillard’ın simülasyon kuramı kapının iki yanının birlikte duygusallığın
ötesi olduğu hakkında söyleyeceği bir şey yok. Örneğin içerden dışardan
herhangi birinin bir anda bir böcek olma olasılığı olsa bile içerdekilerden dışarıdakilerden
aklın ördüğü gerçeklik ilkesi ağı neden delinsin ki? Böcek olanın aşağılanmış
olması, acı çekmesi veya kendini kurtarmış olması insanın başına bu ağı örenlerin
umurunda mı? Yer altından yazdığı notlarda
Dostoyevski çok uğraşmış olmasına karşın böcek olmayı başaramadığını
itiraf ediyor. Hem de birçok kez. Eğer Dostoyevski böcek olmayı başarabilseydi
bu Beyaz Gecelerin iktidarları için bir düzensiz sürpriz mi olacaktı? İşte buna
verebileceğimiz analitik bir yanıt var; koskocaman bir “HAYIR.”
II
Sisli bir İstanbul gecesi Londra’nın sisli
gecelerinden daha gizemlidir. Çünkü sisli geceler çok ender çıkar İstanbul’da
ortaya. Ayrıca Londra’nın her yerinde sis görünümü aynıdır. O yüzden sisli
Londra gecelerinde Times nehrinin her iki kıyısı, Londra’nın her meydanı, her sokağı bir birine daha da çok benzer. İstanbul’un
sisli gecelerinde ise bırakın yedi tepelerini, Boğazın, Haliç’in, Marmara’nın sularını,
meydanlarını, bir sokağı kapsayan sis bile kırık bir dağılım içinde olur. Sisli
İstanbul gecelerinde her tepe, her su, her meydan, her sokak bir birinden daha
da farklılaşır.
İstanbul’un güneşi bu sisli İstanbul akşamında
Almora’nın beyaz dantel yakalı, siyah uzun çoraplı çocuklarının üzerinden gizlice
battı. Bu gece o Levanten evlerden birinde içerdekiler ve dışarıdakiler
birleşti. Saçlarına ak düşmüş siyah önlüklü çocukta aralarında. Almora besteledikleri
yeni bir senfoni ile hasretin sona erişini kutluyor, üfledikleri flütlerden
çıkan nefes ile kırılan kutsal taşın mavi kum tanecikleri bu birleşmeden doğan
İstanbul İnsanları’nın üzerlerine serpiliyor.
Almora yeni senfonisini söylüyor:
Korkmuyorum şiddetinden
Ateş tutan ellerinden
Ürkmüyorum nefretinden
Ve karanlık nefesinden
Boyun eğmem asla sana
Yaksan bile bedenimi
Ben doğarım küllerimden
Gücün varsa durdur beni
III
Yeni bir çağ başladı. Modernite iktidarları
her zamankinden farklı bir telaş içindeler. Bu çağın değişim çağı olduğunu, bu
değişimin sonları olacağını kendi kendilerinin bilgi teorilerinden çoktan
öğrenmişler bile. Bu kez iktidarlarını
güçlendirmek için değil, kendilerini kurtarmak için modern bilimden metafor
yaparak medet umuyorlar. Görelilik kuramı inancıyla hükümranlık alanlarını tam
boyutlu bir küre yüzeyi üzerinden toplamak istiyorlar. Kuantum belirsizliği ile
terzilerine yeni savaş kıyafetleri ısmarlıyorlar. Diktirdikleri bu yeni üniformaları yeraltı insanı
avcılarına giydirecekler. Ve avcılara verecekleri rütbeleri bu kez “Kamusal Aydın”
üzerinden sınıflandırıyorlar. İstanbul İnsanı avcılarının rütbeleri “Öz Kamusal
Aydın” “Üst Kamusal Aydın” gibi mi olacak?
Yeraltı yerin üstünden kendini gizlemiyor.
Yeraltında paramparça olan nesne yerüstünde bir tane. Yeraltına yakın olan şey yerin
üstüne de o kadar uzak. Yeraltı yerüstüne karışmıyor. Yeraltı ne kadar düşsel
değilse de yerüstü kadar gerçek değil. Yeraltı yerüstünün bir gizemi, bir
fantezisi değil. Yerüstünün bir simülasyonu hiç değil.
Kafka aklın hakim olduğu modernlik dünyasında
bir böcek olarak yaşamayı tercih etti. Böcek olmayı başarabildi de. Ne çare ki,
insanın böceğe dönüşmesi gerçek değilse de düşselliktir. Kendini bu düşsellikle
modernlik dünyasında aklın iktidarından gizlemektir. Bu iktidarlara karşı bir
başkaldırı değilse de Kafka’nın bu direniş cesaretinin hakkını vermek de lazım.
Çünkü o yıllar modernitenin ağırlığının evrensel Batı uygarlığı adına bilimle
el ele, güle oynaya insanın üzerine çöktüğü yıllardır. Öyle ki arkasından sistemin
insan avcıları, Nazi canavarları, ortaya çıkabilmiştir. Ayrıca Kafka’nın böcek
olduğu Prag yeraltı varmış gibi şatosuyla modernite iktidarının bir Rönesans
kentidir.
Bugünün postmodern dünyasında ise böcek
olarak yaşama tercihi bir simülasyon değildir. Bu tercih bir değişime neden olabilecek
bir kaos sırtı da değildir. Yerüstüne iktidarına başkaldırmadan bir kaçıştır. Yerüstüne
bir sığınma, yerüstünün yeraltı insanı avcılarından kendini gizlemenin bir
arayışıdır.
IV
Kırık sisin kırık İstanbul’u sardığı o gece yeraltında
gri flütü çalan kız uzun sarı saçlarını başının etrafında döndürdü durdu. Siyah
çorapla sarılmış bacakları üzerinde düzensiz bir şekilde yaylandı durdu. Üflediği
flütten çıkan nefes kutsal taşı parçaladı. Paramparça olan kutsal taştan çıkan
bir mavi kum taneciği saçlarına ak düşmüş olan siyah önlüklü çocuğun avucuna kondu.
O an yaşlı çocuk İstanbul İnsanı olarak yeniden doğdu.
Kayaların ruhundanım ben
Yıldızların öyküsü bende
Otuzyedi güneşim var
Işıldar durur yüreğimde
Boyun eğmem asla sana
Yaksan bile bedenimi
Ben doğarım küllerimden
Gücün varsa durdur beni
Ve Almora yeni senfonisini tamamladı.