FUTBOL DÜNYASINDA
“DUYARLI DÜZENSİZ İNSANİ
DAVRANIŞLAR” (+)
K. Gediz Akdeniz
KARMAŞIK
FUTBOL DÜNYASI VE KAOS
Duyarlı Düzensiz İnsani Davranışlar Dinamikleri (DDİDD)
ile simbiyotik olarak beslenen karmaşık yapılardan biri de futbol dünyasıdır. Futbol
takımları, fan kulüpleri, holigan çeteleri, futbol yorumcuları (pregoklar) gibi
sayısız biçimde insani örgütlenmelerin yanında bunların yakın ilişkide
bulunduğu ulusal, sınıfsal, kültürel, politik, etnik ve daha küçük toplumsal
kimlikli gruplar bir saç örgüsü şeklinde bu karmaşık futbol dünyasının
elemanlarıdır. Bir maç sonucunu tahmin edebilirsiniz veya maç sonucunu önceden
ihtimaller hesabına ve istatistiksel hesaplara vurabilirisiniz ama bu maçın
karmaşık dinamikleri ile bütünleştiği sosyal alanlarda neden olabileceği
değişimleri ve dönüşümleri öngöremezsiniz. Hatta bu oluşumların futboldan
ortaya çıktıklarının farkında bile olamazsınız. Bir maç sonucu sürpriz de olabilir,
ancak iletişim olanakları ile çok geniş alanı kapsayan bu dinamiklerle maçın sonrası
artık karmaşıklığın kendisidir. Ve her karmaşık sistemde olduğu gibi futbol da
ilişkili olduğu insani sistemlerde kaos yaşatır.
Futbol dünyası ilişkili olduğu DDİDD ile çevresindeki kaos
yaşatan karmaşık bir sistemdir. Bir ucu sahadaki sonuçla kapalı iken diğer ucu
saha dışındaki kaos sırtına açıktır. Oyunu sosyal alanla olan düzensiz bütünleşmesinden
ayıramazsınız. Oyun alanı ile onu saran sosyal alan dinamikleri bir birbiri ile
toplanabilme özelliği göstermez. Toplanabilse bile bütün için bu toplamın
anlamı yoktur. Bu zaman için de geçerlidir, maçın süresi sonludur ama maç sonrası
zamanı oyun zamanından koparamazsınız. Zaman artık her yönde ilerler.
İstanbul’u
İstanbul yapmış ve bugünlere kadar yaşatmış olan İstanbul surları içindeki kendiliğinden
bir birinin içine geçmiş olan kenar mahalle dinamikleridir. Fraktal boyuta
sahip, yani içinde kaos yaşatan bu mahalleler İstanbul’un yapı bozum dünyasını
nedenidir, yani İstanbul’un ötekisini de besler. İstanbul futbol dünyasının da bu
mahalleler ile simbotik bir ilişkisi vardır. Örneğin bu mahallelerin ortak
kullandıkları çukurlu-tepelikli boş arsalarında, tozlu-taşlı dar alanlarında,
cadde ve sokaklarında bir topun etrafında duyarlı düzensiz bir araya gelişler
(simülasyonlar) post-yapısal futbolun gelecekteki hiper-gerçek oyuncularını,
yorumcularını ve teknik adamlarını üretir. Bu hiper-gerçek ortaya çıkışların futbol
dünyası dışındaki kendiliğinden davranışların da bile bir top etrafında duyarlı
düzensiz bulaşma dinamiğinin gerçeği vardır. Öyle ki bu gerçek onlardaki zamanın
yönünü dağılımını ve zaman dilimleri genişlemesini veya daralmasını da tayin
eder. Yani topun etrafında oluşan DDİDD futbol dünyası hiper-gerçeklerinin
modernite söylemleri dışında kalan yapısal olmayan gerçeğidir. Yani DDİDD gerçeğini ne bir doğa yasası, ne
bir ahlak kuralı, ne bir gelenek, ne de bir dini görüş tayin etmiştir. O yapının kendi ürünüdür. Futbol dünyasının hiper
gerçeklerinde zaman birimi maçın süresidir. Bir yerden bir yere gitme zamanını
maç süresi ile ölçerler. Örneğin 3
saatlik yol onlar için 2 maç süresidir. Ve gerçeğik süreden daha uzundur. Güzel
bir olayda zamanı yavaşlatmak istiyorlarsa, o olayı bir futbol maçıymış gibi
kurgularlar.
Futbol
yorumcuları da bu tip oluşumun hiper gerçek ürünleridir. Bunlar malulen emekli
olmuş “pregoklar” gibi ancak maçtaki geçmişin kehanetlerinde bulunurlar. Böbürlenerek, göbeklerini daha da öne çıkartarak,
düşünüyormuş gibi sakallarını kaşıyarak simülasyona açık maçını
tamamlanmış olan skoru üzerine efendilerini mutlu edebilecek her biri farklı
senaryolar yazarlar.
Futbolu içinde kaos barındıran karmaşık bir sistem olarak
görememek ona yapılabilecek en büyük aşağılamadır. Hele bunu “futboldan anlarım ben” diyenler
yapıyorlarsa, hele bunu futbolun yorumcusu adına yapıyorlarsa bu futbol
dünyasına yapılmış olan en büyük nankörlüktür.
Bu özelliği sahip olan futbol bunu affetmez bir gün ayaklarına dolanır.
BAUDRİLLARD’IN
SİMÜLASYON KURAMINININ DDİDD KRİTİĞİ
Baudrillard’ın simülasyon kuramı için illaki Futbol
dünyasında Batılılara ait modern düşünce ile tanımlanmış olan bir gerçeklik
ilkesi koymak istenirse, “topun kale direkleri arasıdaki çizgiyi geçtiğinde
“gol” olmuştur ve çok gol atan oyunu kazanır” gerçeklik ilkesi olabilir. Çünkü
sahada oynanan oyunun karmaşık bir şekilde ilişkili olduğu her şeyin golün
oluşmasında katkısı vardır ama, gol modernitenin tanımlamış bir gerçeklik
ilkesi olduğundan stadyuma gelmiş, televizyonun karşısına oturmuş seyirciler
için golün ortaya çıkması bir sürpriz değildir, yani goller seyircinin
beklediği düzenli rastlantılardır. Bu neden ile gollerle futbol dünyasında öngörülemeyecek
oluşumları engellemek için futbol dünyası iktidarları saha içi ve dışı için mekanizmalar
geliştirebilirler ve geliştirmişlerdir de. Örneğin; futbol kuralları, cezalar,
puan sistemi, birincinin şampiyon olması, sonuncunun küme düşmesi gibi. İşte
bundan sonrasında artık Baudrillard’ın simülasyon kuramı geçersizdir. Sahada atılan gollerin ironik bir şekilde futbol
dünyasının ilişkili olduğu sosyal sistemlerde DDİDD gerçeğine dönüşebilme
durumu vardır. “Çizgiyi geçen top” futbol dünyası ile ilişkili olan duyarlı
elemanların kendi aralarındaki güçlü iletişimlerden orantısız bir şekilde
etkilenir ve bu iletişimleri de etkiler. Oyun sonrası bu şekilde oluşan DDİDD
kaynağı (gerçeği) üzerinden simülasyonlar insani sistemlerde ve onların
elemanlarında öngörülmeyen yapı bozumlara neden olur. Öyle ki bu şekilde ortaya
çıkacak insan üzerinde veya insani sistem içinde değişimleri ve dönüşümleri
önceden öngörebilecek mekanizmalar yoktur. Bunların teşhisi bile olanaksızdır.
Uzun süredir üzerine çalıştığımız Baudrillard’ın
simülasyon kuramı sonrası olan DDİDD kuramımızla yeni öngörü yöntemleri geliştirme
gibi iddialarımız olmadı, olamazda. Bu kuramla simülasyonla ortaya çıkan ürünleri
belirleyebilme ve bu ürünlerin sonrasını anlayabilme arayışındayız. Bu
çabalarımız ayrıca bize gerçeklik ilkesi üzerine kurulmuş olan Baudrillard
simülasyon kuramı ile bir şekilde gerçeklik ilkesinin ötekisi olan DDİDD
gerçeği üzerinden oluşan simülasyon kuramımızın arasında farklılığı belirleme
olanağı da veriyor. Modernist
düşünceleri de kendiliğinden kritik etmiş oluyoruz. Yani kritiklerimiz
modernitenin dışındadır. Bu söylemleri de ancak somut sosyal yapılar ve insani
sistemler örnekleri ile yapabiliyoruz. İşte bu yola çıkış için faydalandığımız
somut örneklerden biri de futbol dünyının sosyal çevresi ile olan karmaşık
ilişkileridir. DDİDD kuramı ayrıca bir maç sonrası futbol dünyasında ortaya
çıkışları ve dönüşümleri keşfedebilmemizin önünü açar böylece onların
sonralarını üzerine düşünebiliriz. Futbol dünyası için bu konuda daha önce bazı
çalışmalarımız oldu, DDİDD kuramının anlaşılabilirliği için bu denemeleri kısaca gözden
geçirdikten sonra bu yazımızda Attila İlhan’ın “Neden `re, re, re`, Neden `ra, ra, ra`?” başlıklı makalesini bu
kuram çerçevesinde kritik edeceğiz.
RIDVAN SEN GÖLÜ SÖYLE
Bir yazımızda (A-Futbol 2006) ülkemizin futbol dünyasının
eski ünlü futbolcusu bugün ise ünlü futbol yorumcusu (pregok) olan Rıdvan’ı ele
almıştık. İki yıl önce Rıdvan yorumculuğu tekrar yarıda bırakıp bir
takımın başına geçtiğinde, DDİDD
kuramına göre; “Gene yanlış yapıyorsun Rıdvan!..” diye kendine
seslenmiştik.
Rıdvan’ın “gölü en hızlı okuyana adam”
olması futbol dünyasının içinde kaosu yaşatan karmaşık bir dünya olmadığının
kanıtı değildir. Ancak Rıdvan’ın bir türlü bir takımın başında teknik
direktör olarak başarılı olamamasının nedeninin de bu yanıtın içinde olduğunu
eklemek durumundayız.
Kurama göre karmaşık bir sistem olan futbol oyunu sırasında
oyunla bütünleşebilen beyinlerde kendiliğinden ortaya kurgular düzenli bir
rastlantı olan golü öngörebilmenin önünü açabilir. Çünkü bu kurgular futbolun
gerçeklik ilkesi olan gol üzerine kurulmuştur. Ancak beyinde oluşan
simülasyonlar maçın gidişine karışamaz. Çünkü; maçın gidişi kontrol edilmeye
kalkındığında artık simülasyon tamamlanmıştır. Oyundaki karmaşıklık oyunla
sınırlı değildir ve kurgu hiç bir zaman gerçek değildir.
Kuramın bu söylemlerine göre, beyinde futbolun gerçeklik
ilkesi olan gol üzerinden oluşan simülasyonlar Rıdvan’a golü
öngördürebilir. Ama bu simülasyonlar gerçek olmadığından Rıdvan’a oyunu
hep yanlış oynatır.
ANARŞİST
FUTBOLCU HAKAN
Diğer bir somut örneğimizde ulusal takımımızın kaptanı Hakan Şükür üzerine olmuştu. Şükür İtalya’ya
top oynamaya geldiğinde (o yıllarda
İtalya’daydım ) “eyvah” demiş endişelenmiştim. İtalyanlar analitik ağırlıklı
futbol oynarlar. Ne de olsa Rönesanssın çocuklarıdır. Düzenli sistemi ve
şifreleri severler. Yani oyunları gerçeklik ilkesi üzerine kurulmuştur. Hakan
Şükür ise duyguları ile oynar. Yani oyunu karmaşıktır, ne yapacağını, nasıl
bir davranış içinde olacağını daha önceden öngörmeden topla buluşur. Hakan
Şükür bu özellikleri ile post-yapısal futbolun bir oyuncusudur. Bu durumda İtalya’da oynadığı günlerde şunlar
ortaya çıkabilirdi.. “Ya Hakan Şükür İtalyan futbol anlayışını yıkan bir
anarşist futbolcu olarak spor tarihine geçecekti, ya da başarısız olup
dönecekti.” İkincisi oldu. Daha da kötüsü oldu, Hakan Şükür İtalya’dan
“düşünerek oynama” hastalığını da kapıp geldi. Öyle ki, Galatasaray’a dönerken kendinden daha az
karmaşık futbolcu olan Brezilyalı Ronaldo’nun İnter’den Real Madrid’e giderken
söylediği “İspanya’ya futbol oynamak için geldim. İtalya’daki daha çok satranca
benziyor.” gibi bir laf bile edemedi.
RIZA BEY
DDİDD kuramı bize “maçın farklı
bir skorla sonuçlanması sonunda neler olabilirdi?” sorusunun geçersiz olduğunu
söyler. Hele bir de arada cinci hocalar gibi tamamlanan maç için “Allah
korusun” deniyorsa! Soru bu kez sonsuz saçma olur. Çünkü 3–4 skoru ile
tamamlanan bir maçın 3–4 yerine 4–3 skoruna gidilebilmesine sonsuz çözüm
vardır. Bunlardan birini kurgu olarak kabullenseniz bile senaryonun hiper
gerçek olması mümkün değildir. Konuşulanların bir post-modern anlamı da yoktur.
Ancak konuşulanları fantezi (geyik) olarak değerlendirebiliriz.
Kadıköy’deki bir maç sarasında bir poster açılmış ve posterde
“Rıza Efendi” çıkmıştır ortaya. Bu ortaya çıkış futbolun içinde duyarlı
düzensiz dinamikler barındırdığının, yani futbolun post-yapısal özelliği
olduğunun kanıtıdır. Çünkü “Rıza Efendi” post-yapısal futbolun ürettiği bir
simulakrdır. Kadıköy’de 3-4 skoru ile tamamlanan maçın kendiliğinden
simülasyonu sonsuz sayıda simulakr
üretmiştir. DDİDD kuramın göre
yaptığımız bu söylem Baudrillard’ın kuramına göre geçersizdir. Ve bu hiçi bir
şeyin üstünü örtmez. Çünkü Rıza Efendi’nin ortaya çıkışı bir gerçeklik ilkesi
üzerine kurulmuş bir simülasyonun ürünü değildir. Yani Rıza Bey’in Baudrillard’ın
kuramında bir anlamı yoktur.
TÜRKİYE
2008 AVRUPA KUPASINA LİDER GİDER
DDİDD kuramına göre futbolda yapı-bozum maç sırasında
değil maç sonrasında ortaya çıkar ve gerçeği ise bu bozulmalardır. Kuram bize ayrıca bu bozulma dinamiklerinin
simülasyonları ile ortaya çıkan ürünleri (simülakr) keşfetmede yardımcı
olur. Bize öngörülmeyen durumlarda
ortaya çıkabilecek rastlantıların da sırlarını fısıldayabilir.
Bir yazımızda (Trend
Ege Dergisi, Nisan-2006 s. 115) Türkiye-İsviçre maçı sonrasını, (Türkiye
Ulusal takımının Almanya 2006 dünya kupasına gidemedi sonrasını) incelemiştik.
Türkiye-İsviçre maçı sonrası çıkan olaylara futbol dünyamızı uzun zamandır görülmeyen bir zenginlikte
bir yapı bozuma uğrattığını örneklerle anlatmıştık. Örneğin, bir taraftan FIFA’nın başına gelebilmek için
yaşamını kendini kontrol etmekle geçirmiş olan Mösyö Blatter kendini kaybetmiş,
diğer taraftan da Ulusoy tekrar TFF’nin başkanı seçilmişti. Ve ortalığın bu yapı bozumla oluşan
simülasyonların öngörülmeyen simülakrları ile dolu olduğunu söylemiştik.
DDİDD kuramına
göre kendiliğinden oluşan böyle bir düzensiz duyarlı yapı (kaotik yapı)
öngörülmeyecekleri doğuracağını sonucuna gelerek Türküye ulusal takımı
maçlarını ister seyircili oynasın ister seyircisiz oynasın, 2008 Avrupa Kupası
elemelerindeki sonuç Türkiye için şimdiye kadar olmamış olan olacaktır
demiş, Trend Ege Dergisi’nin
Nisan-2006 sayısındaki yazımızı “Türkiye
2008 Avrupa futbol kupası finallerine grup lideri olarak gidecektir.”
Cümlesi ile noktalamıştık.
“Türkiye 2008 Avrupa futbol kupası finallerine grup
lideri olarak gidecektir” Hiper-gerçeği Baudrillard’ın kuramı söylem sınırları
dışında kalmaktadır. Çünkü
Baudrillard’ın kuramında gerçeklik ilkesi üzerine kurulmamış olan kendiliğinden
oluşan simülasyonlar anlamsızdır.
Örneğin bir Karşıyaka Spor Kulübü (KSK)’nin Baudrillard’ın
kuramına göre Batılı bir yapıda, Batı uygarlığını oluşmasında tarihsel katkısı
olmuş olan bir toplumda, çıkması mümkün değildir. Çünkü kurama göre, bir ortaya
çıkışın öncesinde bu ortaya çıkışı ürün olarak verebilecek gerçeklik ilkesi,
yani modernite ile kavramlaştırılmış bir yapı üzerinden bir simülasyonun
oluşması gerekmektedir.
Bakın Attila İlhan bir yazısında “kaf, sin, kaf”’ın, yani
KSK’nin toplumun kendi kültürel gerçeği içinde ortaya çıkışını ve çıkış
sonrasında KSK’nın kendi gerçekliği içinde “kaf, sin, kaf” duruşunu nasıl anlatıyor. KSK’nin Batılı bir gerçeklik ilkesine gerek
kalmadan oluşan bir simülasyonun ürünü olduğunu yazısında nasıl vurguluyor.
Şimdi Attila İlhan’ın bu muhteşem analizini hep birlikte okuyalım. (*)
Neden `re, re, re`, Neden `ra, ra, ra`?
Niye öteki `taraftarlar`, `Altay` lı, ya da
`Altınordu` lu oluyor da; biz, `Karşıyaka` lı
taraftarlar, `kaf, sin, kaf` lı oluyoruz? Bunu bir
türlü anlayamıyordum. Çocukluğumun, bulmacalarından
biri: Karşıyaka` dayız (İzmir); o semtin takımı, KSK ;
o yıllarda kimse `Karşıyaka` demiyor, adını anmak
için; ille ``Kaf, Sin, Kaf!`` diyeceksin: âdet bu!.
30` lu yıllar. Yıldırımspor` un Asım` lı, `Kör`
Hikmet` li, `Göbek` Hidâyet` li zamanı. Bu takım,
federe değil, KSK` ın genç takımı gibi, bir `mektepli`
takımı; başlıca rakibi Alaybey` dir ki, o Naldöken
palamut fabrikasındaki, bazı işçilerin de oynadığını
sandığım, bir halk takımıydı. Duvarların tepesine
çıkıp, Yıldırımspor/Alaybey maçlarını seyrettiğimiz;
eski Mahfel` deki, uyduruk (toprak) sahada; `ağbiyler`
den birisi, muammayı benim için, yarı yarıya çözmüştü:
Kulübün adı Karşıyaka Spor Kulübü, baş harfleri KSK ,
eski alfabeyle okudun mu, Kaf/Sin/Kaf! İşte o kadar!
Golden ya da galibiyetten sonra, taraftarların
coşturucu bağırışı da, zaten bunun üzerine kurulmamış
mı? ``Kaf, kaf, kaf / Sin, sin, sin / Kaf, sin, kaf,
sin, kaaaf!`` O yıllarda öteki İzmir takımlarının
böyle özel bir bağırış biçimleri yoktu; ``ya, ya, ya /
şa, şa, şa...`` diye bir ağızdan bağırıp,
futbolcularını yüreklendiriyorlar; doğrusu, bizim
farklı bağırış tarzımız, hoşuma gidiyor ama; sebebini
de merak etmiyor değilim: meğerse, neymiş!
`Batı özentisi` olmak ya da olmamak!
Bunu Galatasaray taraftarı olunca anladım. Ne yâni,
`döneklik` mi yapıyoruz? Hayır, o zaman Türkiye Ligi
oynanmıyor, çünkü imkânsız; ne ulaştırma var, ne
ulaşım, yollar berbat, `deplasman`, akla ziyan bir iş!
O yüzden büyük şehirlerin, kendi ligleri oynanıyor:
İzmir, Ankara, İstanbul vs. Her şehrin çocuğu, kendi
liginden bir takıma sahip çıkıyor ama; ülkeye İstanbul
basını hâkim olduğundan, İstanbul Ligi` ni de izlemeye
adeta mecbur; öyle ki, aramızda, İzmir` dekinden
başka, bir de İstanbul takımını desteklemek âdet
oluyor.
Ben Galatasaray`ı seçmiştim, neden seçmiştim, bunun
ayrı ve duygusal bir nedeni vardır; ama seçtiğim anda,
şaşırdım; bu takım taraftarı da oyuncusunu, -aynen KSK
gibi- özel bir tekerlemeyi bir ağızdan tekrarlayarak
coşturuyordu; üstelik, tuhaftı da bu tekerleme: ``Re,
re, re / Ra, ra, ra / Gas`saray, Gas`saray / Cim bom
bom!``. Ne yalan söylemeli, öğrendiğimde bunu,
Türkçeden çok Frenkçe sanmıştım. İstanbul` da uzun bir
gençlik yaşantısı olan babama söylediğim zaman, bana
hak verdi: ``- ...benzer`` dedi, ``- ...Mekteb-i
Sultânî` nin takımıdır o, tedrisâtı Fransızca olan bir
mektep, şehzadeler için açıldığı rivâyet edilirdi,
hâlâ da memleketin en iyi mektebidir!``
Futbol tarihimizi kurcaladıkça, muammayı büsbütün
çözer gibi oldum. Galatasaray, Türkiye` nin en eski
futbol kulübü: `alafranga`, kendisini `Batılı` sayan
bir `krema`nın takımı; esasen o tarihte futbol da,
`alafranga` Komprador Kültürü`ne dahil bir spor
gösterisi; dahası bu takım, `payıtaht`taki `ecnebi` ve
`ekalliyet` futbol takımlarına özenilerek kurulmuş;
`alafrangalığını` bir şekilde göstermesi lâzım:
Türkçenin fonetiğine ters bir teşçi sloganıyla bunu
yaptığını sanıyor. KSK, eskilikte Galatasaray` ın
İzmir` deki `muadili` (1912), işin ilginç yanı, o da
İzmir` deki `ecnebi` ve `ekalliyet` (meselâ,
Paniyoniyon) takımlarına özenilerek tesis edilmiş;
fakat ilkinin tersine, İzmir`dekilerin `teşçi`
bağırışı `alafranga` değil; onlar `alaturka` yı
seçiyor; `ya, ya, ya / şa, şa, şa` demiyorlar ama,
Osmanlı alfabesine dayanarak, günümüzde bile geçerli
olan bağırışı buluyorlar: `Kaf, kaf, kaf / Sin, sin,
sin...``
Galatasaray`ın tutumunda, bir bakıma J.M.
Albertini`nin `Azgelişmişliğin Mekanizması`nda altını
kalın kalın çizdiği, `seçkinci alafrangalığa` ciddi
bir özenti seziliyor; KSK`ın seçtiğindeyse, o
`özentiye` ciddi bir `direniş`...
Attila İlhan yazısında
anlattığı, KSK’lı olarak ortaya çıkışı sonrası İstanbul’da Galatasaraylı olması
kendi tarihsel evrimi içinde ne kadar bir gerçek ise karmaşık futbol dünyasının
simülasyonunun onu Galatasaraylı yapması o kadar da gerçek üstüdür.
Yazımızın
başlarında söylemiştik; Kaos arayıcısı Attila İlhan gibi futbolun ilişkili
olduğu dünyaya doğrusal bir yaklaşımla bakmaz. Gerçeği değil, gol ilkesi üzerine kurulmuş olan futbolun
karmaşık dünyası simülasyonlarının ürettiği gerçek üstü ortaya çıkışlarla
ilgilenir. DDİDD kuramı ile karmaşık
futbol dünyasında oyundan çok oyunun ilişkili olduğu sosyal yapılardaki ve
insani sistemlerdeki öngörülmeyen değişimleri izlemekten zevk alır. Bu
dinamiklerin ürünlerini keşfedebilmek onun için oyundan daha heyecan vericidir.
Örneğin bir Karşıyaka Spor Kulübü (KSK)’nin
Baudrillard’ın kuramına göre Batılı bir yapıda, Batı uygarlığını oluşmasında
tarihsel katkısı olmuş olan bir toplumda, çıkması mümkün değildir. Çünkü kurama
göre, bir ortaya çıkışın öncesinde bu ortaya çıkışı ürün olarak verebilecek
gerçeklik ilkesi, yani modernite ile kavramlaştırılmış bir yapı üzerinden bir
simülasyonun oluşması gerekmektedir.
Bakın Attila İlhan bir yazısında “kaf, sin, kaf”’ın, yani
KSK’nin toplumun kendi kültürel gerçeği içinde ortaya çıkışını nasıl anlatıyor.
KSK’nin Batılı bir gerçeklik ilkesine gerek kalmadan oluşan bir simülasyonun
ürünü olduğunu yazısında nasıl vurguluyor. Şimdi Attila İlhan’ın bu muhteşem
analizi hep birlikte okuyalım.
Örneğin bugün Karşıyaka’da yaşayan Dr. Z. adında bir koyu KSK taraftarı
vardır. Ne olmuştur da Dr. Z. böylesine Karşıyaka Spor
taraftarı, yani Attila İlhan’ın
demesi ile bir “Kaf, Sin, Kaf” olmuştur? Ve halen bir KSK’lıdır. Dr. Z
bu taraftar oluşumunu Atilla İlhan
gibi kendi gerçek zamansal evrimi içinde bize anlatabilir. Bu onun kendi
gerçeği olur. DDİDD kuramına göre ise bu KSK’lı olma karmaşık futbol dünyası
simülasyonunun bir ürünüdür ve bunun için sonsuz sayıda kurgu yapılabilir. Ve
bu simülasyonda Dr. Z. ile KSK
arasında birbirini besleyen karmaşık bir ilişki vardır ve kurama göre bu
hiper-gerçek simbiotik ilişkinin Dr. Z.’nin
ve KSK’nın zamansal evrimine (yaşamına) etkisi yok denemez. Karmaşık futbol
dünyasının gerçeklik ilkesinde, yani topun kale çizgisini geçip Karşıyaka
lehine her gol olmasında bu ilişkinin etkisi olabilir. Yani tribünde bulunan taraftar bu karmaşık
ilişkide topun çizgiden geçmesini sağlayan futbolcu kadar önemlidir.
Dr. Z. ayağından
geçirdiği bir ameliyat nedeniyle uzun süre gri türbinlerden uzak kalmıştı,
duyduk ki ayağı iyileşmiş (geçmiş olsun) ve gri beton tribünlere geri dönmüş.
Bu haber doğru ise kurama göre, KSK’nın yeşil sahalarda bu yıl geçen yıla göre
daha başarılı sonuçlar alacağını söylemek durumundayız.
Evet, Dr. Z. gri tribünlerden “Kaf, Sin, Kaf”
diye bağırmaya devam et. DDİDD kuramı
ile konuşan kaos arayıcısının bu dinamiğin “alafranga özentiye karşı direnişe”
olan katkısı hakkında söz söyleme yetkisi yok ancak, bu dinamiğin bu yıl
KSK’nın bir üst kümeye çıkma şansını geçen yıla göre daha çok arttırdığını
söyleyebilir.
(*) www.kskhaber.com
(+) 2006 yılında A-Futbol; Git ve Trend Ege dergilerinde
yayınlanmış olan yazılardan derlenmiştir.