GALILEO’DAN
YARINLARA FİZİKÇİLİĞİN DAYANILMAZ POPÜLERLİĞİ
"
Elveda, Walton! Mutluluğu sükunette arayın ve kendinizi hırslara kaptırmaktan
kaçının, bilim ve keşifler dünyasında iz bırakabilmek gibi masum görünüşlü
olanlarına bile. Ama neden böyle konuşuyorum ki? Ben bu tutkuların peşinde
koşarken bozguna uğradım, fakat başkası pekala başarılı olabilir."
Konuşurken
(Dr. Frankenstein’in) sesi giderek zayıfladı; en sonunda, harcadığı çabayla
bitkin düşmüş bir halde sessizliğe gömüldü...
..."Ne
sanıyorsun?" dedi iblis. "O zamanlar acı ve pişmanlığa karşı hissiz
olduğumu mu?" Cesedi işaret ederek devam etti: "Dr.Frankenstein, bu
işte benim çektiğim kadar çekmedi; yo, hayır, işlediğim suçların ağır ağır
ilerleyen her anında benim yaşadığım azabın on binde birini bile yaşamadı...
Yüreğim sevgi ve şefkat barındırmak için yapılmıştı; acılarla burkulup kötülüğe
ve nefrete sürüklendiğinde, bu değişimin şiddetini ıstırapsız atlatmadım, hem
de senin hayal bile edemeyeceğin ıstıraplar çektim."
MARY SHELLEY; "FRANKENSTEIN"
(1818)
Çeviri; Elif Özsayar
1. GALILEO VE KATEDRALDEKİ
ŞAMDAN
1583 in Sonbaharı, bir
Pazar günü; Galileo Galilei Arno’nun üstündeki eski köprüden geçerken denizden
esen ılık havayı sol yanağında hissediyor. "Diğer pazarlardan farklı
esiyor bugün " diye mırıldanıyor.
Galileo tıp okumak için
doğduğu kent olan Pisa’ya Floransa’dan geri dönmüştü. Pisa Üniversitesinde bu
yıl üçüncü yılıydı. Gelecek Şubatın on beşinde
yirmi yaşına girecekti.
Galileo Galilei sakin
adımlarla Santo Stefano Şövalyeleri Sarayı'nın bulunduğu meydana geldi. Sarayı zorla yeni birleşen Toscana’nın
efendisi Floransalı Medicilerden Dük
Casimo I yaptırmıştı. Saray Avrupa’yı
ele geçirmek isteyen Türkleri durdurmak ve Hıristiyanlığı kurtarmak için
Akdeniz savaşlarında korkusuzca
savaşacak Santo Stefano
Şövalyelerinin yetiştirilmesi ve konaklaması için yapılmıştı. Aslında
Saray ve içindeki şövalyeler Toscana’daki Papalık Mediciler ortak iktidarının
Toscanaya zorla katılan Pisa halkı üzerindeki bir güç gösterisiydi.
Galileo sütunlu ve kemerli
terasları ile küçük bir Endülüs sarayını andıran Pisa Üniversitesinin kapısının
önündeki mermer merdivenlerinin önünde durdu. Her pazar olduğu gibi, öğrenci
arkadaşları ile burada buluşacak ve
ayine katılmak için, bir zamanlar özgür Pisa’nın sembolü olan Pisa Kulesi yanından geçip Katedrale birlikte
yürüyeceklerdi.
Profesörler, papazlar ve
Santo Stefano şövalyelerinin kumandanları
Pisa Kardinali'nin ipek döşemeli yüksekte duran tahta koltuğunun yanında
kendilerine ayrılmış tahta iskemlelere kuruldular. Şövalyeler, rahipler ve
öğrenciler de onların karşısındaki sıralara oturdular. Katedralin arka
kapısından içeri alınan halk ayakta onları büyük bir saygı ve hayranlık ile
seyrediyordu. Biraz sonra Kardinal
geldi, her kes ayağa kalktı. Pazar ayini beyaz mermer oymaları ile ünlü Pisa
Katedralinde başlamıştı.
Pazar ayini bir düzen
içinde sürüyordu. Bu düzen; Kardinalin, incilerini takınmış Toscana Dükünün,
kılıçlarını kuşanmış Santa Stefano Silahşörleri kumandanlarının, renkli
cüppelere sarılmış Pisa Üniversitesi'nin profesörleri memnundu. Bu düzen Pisa
asillerinin teminatıydı, Santo Stefano şövalyelerinin düzeniydi.
Papazlar sıraları geldikçe
hareketleniyorlardı; kitapları açıyor kapatıyorlardı, ellerindeki haçları
kaldırıyor indiriyorlardı, bir yerden bir yere gidiyor geliyorlardı. Ellerinde
mumları tutan papaz adayları sıraları geldikçe büyük bir disiplin içinde
okuyorlardı duaları. Kardinal bu düzeni sağlayan sistemi kutsuyordu. Katedralin
arka tarafına yığılmış halk ve köylüler, efendilerinin bu gizemli düzeninin
ritmik hareketlerine bakıp kendilerinden geçiyorlardı.
Pazar ayinleri çok
kalabalık oluyordu. Katedralinin tüm kapıları ardına kadar açılıyor ve ayin
boyunca açık tutuluyordu. Arno nehri üzerinden denizden hafif bir esinti
olduğunda, halkın girdiği Katedralin arka kapısından giren hava Toscana
sahiplerinin girdiği öndeki tören kapısından çıkıyordu. Bu hava akımı uzun
iplerin ucuna asılmış üstünde yüzlerce kandilin olduğu şamdanların düzenli bir
şekilde nazlı nazlı salınmasına neden oluyordu.
Katedralin büyük kubbesinin
merkezine uzun bir halatla tutturulmuş
en büyük şamdan da, ileri geri Katedraldeki düzeni bozmadan
sallanıyordu. Başladığı yerden ayrılıyor
tekrar başladığı yeri arayıp buluyordu.
Galileo’nun gözleri her
Pazar olduğu gibi bu şamdandaydı, baş parmağı ise nabzını yakalamıştı. Nabız
atışları ile salınan kandiller bir uyuma girmişti gene. Altı nabız atışında bir
şamdan gidip geliyordu. Sayıları sayarken dudakları titriyordu helecandan
Galileo’nun. Altı sayısı dudaklardan çıkınca Galileo’nun gözlerinden çakmaklar
çıkıyordu. Her şey düşündüğü gibiydi: Rüzgar geçen pazar günlerinden daha
farklıydı. Şamdan daha yükseklere çıkıyordu bugün. Ama gene de altı nabız
atışında gidip geliyorlardı. Arno üzerinde denizden esen rüzgara göre şamdan
yükseliyorlardı ama; şamdanın altı nabız atışında gidip gelmesi
değişmiyordu.
Tekrar tekrar salınımlar ve
nabız atışları Galileo’yu şamdanla bütünleştirmişti. Şamdanla birlikte kilise, arkalara yığılmış fakir halk, Kardinal,
Kardinalin etrafında sıralanmış
asiller, profesörler, şövalye kumandanları ve her şey o nokta etrafında
gidip geliyordu. Şamdan düzenli salındıkça Katedraldeki düzen de
değişmeyecekti. Katedraldeki düzenini
koruyan iktidardı, şamdanının düzenli salınmasını sağlayan da kuvvetti. Galileo
şamdanın salınımında ölçülmesi olanaklı bir düzen görüyordu. Bu düzenli değişen
zamandı. Altı sayıları tekrarlandıkça zaman tükeniyordu.
2. KATEDRALDEKİ DÜZENDEN
ŞAMDANDAKİ HAREKETE GEÇİŞİN SIRRI
Katedraldeki bu düzenli
ayin tekrarlandıkça sistem daha güçlenmişti. Tekrarlanan düzen tamamlanmış
mıydı? Tamamlanmış bir düzeni
değiştirmek isteyenlerin çabaları boşuna olurdu. Tamamlanmış düzen ne kadar
karıştırılırsa karıştırılsın gene kendine dönerdi. Tamamlanmış düzen ne kadar
parçalara ayrılırsa ayrılsın parçalar gene birbirlerini bulur düzeni
sürdürürlerdi. Katedraldeki düzenin tamamlanması için 1500 den fazla yıl
geçmişti. Bu düzen bu düzene gelebilmek için düzensizlikleri kendinden
ayıklamıştı. Katedraldeki bu düzende değişime yer yoktu. Kendi haline
bırakılamazdı Katedraldeki düzen.
Katedralin dışındaki değişimler bu düzeni bozamazdı.
Galileo’nun düşüncelerinde
şamdanın salınımlarındaki düzenle Katedraldeki düzen örtüşmüştü. Galileo
düzensizlikten kaçıyordu. Düzenin olduğu yerde hareketin bir anlamı olacaktı. Ancak
düzenli hareket bir güce dönüşebilirdi. Bir düzene bağlı hareketin yasaları
bulunabilirdi. Bu düzenli hareketi
eline geçirecek sistemin sahipleri iktidarlarını koruyacaktı. Katedralin
dışında da düzenler kuracaklardı. Doğaya egemen olacaklardı. Katedraldeki ayin
düzeni ve şamdandaki salınım düzeni dışında düzensizlik arayışları sapkınlık
olacaktı. Zehirlenmeleri, yakılmaları ve susturulmaları gerekecekti. Bu
salınımlardaki düzene bağlı hareket iktidarına karşı çıkanlar linç edilecekti.
Galileo aslında mevcut
olmayan bir düzenliliği görmüştü salınan şamdanda. Belirli bir uzunluğu olan
bir sarkacın, salınım açısı ister geniş ister dar olsun yalnızca doğru zamanı
göstermekle kalmayıp aynı zamanda salındığını da öne süren bir düzendi bu
gördüğü Galileo’nun. Ama aslında bu yanlıştı. Galileo’nun tespit ettiği bu
düzenlilik sadece bir yaklaşıklıktı. Ayrıca, sarkaçtaki değişme açısı
denklemlerde küçük bir nonlineerlik yaratıyordu. Açının çok küçük olduğu
yerlerde neredeyse hata yok
denebilirdi. Ve bu hatanın her zaman
ölçülmesi mümkündü. Burada şaşırtıcı olan doğa yasalarının düzen aramanın
yanında olmasıydı. Belki de düzenden yana olan yasalar bulup çıkartılıyordu.
Düzensizlikleri görmek istenmiyordu. Açının büyük olduğu durumlarda tüm
düzeltici yaklaşımları tersine çevirecek bir sonuçla karşılanmıyordu.
Galileo aradığı
düzeni elde edebilmek için varlıklarını bildiği sürtünme ve hava direnci gibi
düzensizliği oluşturanları (nonlineerlikleri) nazarı itibara almamıştı. Pisa
Katedralinde salınan şamdana bakarken Galileo, bir eli nabzında yüzlerce kez
sayarak düzenlilikler ile salınımlardaki
düzensizliğin birbirinden ayrılabileceği ideal bir bilim dünyası icat
etmişti. Düzeni bozan bu
“küçüklerin” mekanik bilimin özünü
kavrayabilmek için, harekete egemen olabilmek için ayıklanıp devre dışı
bırakılması gerekiyordu. Şamdanlara bakarken Galileo'nun hikayesi düzenlilikler
ile deneydeki düzensizliğin birbirinden ayrılabileceği ideal bir bilim dünyası
icat etmek suretiyle sezgileri değiştirmenin hikayesidir. Galileo’nun aradığı
düzeni yer çekiminin bir kütle üzerindeki etkisinin havanın direncinden
ayrılmasıydı.
Galileo’nun bu
müthiş ideal bilim dünyası fikri diğer bilim alanlarına taşındı. Küçük
nonlineerlikleri ihmal etmek insanlara zor gelmiyordu. Deneylerle uğraşan
insanlar yaşadıkları dünyanın mükemmel olmadığını çok çabuk öğrendiler. Galileo
ve Newton’dan bu yana deneylerde düzenliliği araştırmak bilim adamlarının asıl
uğraşlarını teşkil etti. Lineer ilişkileri, düzeni bir grafik üzerindeki bir
doğru ile ifade etmek mümkündü. Lineer ilişkilerin mantığını anlamak da
kolaydı. Lineer sistemlerin modüler olması özelliği de yabana atılmamalıydı. Bu
sistemleri parçalara ayırabilirsiniz sonrada tekrar bir araya getirebilirsiniz,
parçaları birbirine ekleyebilirsiniz.
Modern bilimler oluşmaya
başlamıştı; 1500 yıl önceki değişimin düzeni hareket kazanmıştı. Düzensizlikten
kaçan bir düzen arayışı ile gelişti modern bilimler. Toplumlar aydınlanacaktı
bu düzenle. Bu düzen Batı medeniyetini artık dönüşü
olmayan bir yola sokacaktı. İnsanlar bu düzenle
uygarlaştırılacaktı. Bunun için küçükler gözden çıkartılabilirdi. Modern
iktidarın elindeki düzenli değişim ne kadar artarsa o kadar güzel olurdu. Bu yüzden iktidarlarının başına bir şey
gelmesinden korkanların ders kitapları için lineerlik en uygun malzemeyi teşkil
edecekti. İdeal bir fizik dünyası için başarılı
sonuçlar veren bu lineerleştirme teknolojisi gözü kapalı ve büyük bir aç
gözlülükle dayatmalarla diğer bilim alanlarına, eğitime, ekonomiye, toplum
bilimlerine, insan bilimlerine, edebiyata, sanata ... uygulanacaktı. Bu
“ilerleme paradigması” bir gün gelecek insanlara dayatılan modern iktidar
teknolojisine çevrilecekti. Modern insan teknolojisi kendi düzenini
sürdürebilmek için doğa üzerinde egemenlik kuracak, doğa bilgisine sahip olmak ona egemen olabilmenin en önemli aracı
olarak görülecekti. Doğaya karşı egemenlik aynı zamanda insana ve toplumda egemen olabilmenin koşullarını yaratacaktı. Ve sistem elindeki bu düzen taraftarı bilgi gücünü
kullanarak, Gezegenimizi istila etmeğe başlayacaktı.
3. FİZİKÇİLERİN
DAYANILNAZ POPULERLİĞİ VE “YENİ FİZİK”
Fizikçiler
Galileo’dan bu yana doğaya baktıklarında ölçülmesi mümkün düzenlilik
aramışlardır. Fizikçiler doğada gerçekte mevcut olmayan bir düzenliliği görmek
istemişlerdir. Bunun için Newton’dan bu yana sonsuz küçükler matematiğini
geliştirmişlerdir ve bu matematik teknolojisi ile bu düzeni bozacak oluşumların
yok sayıldığı lineerleştirme yöntemleri, doğrusal düzeltmeler
geliştirmişlerdir. Mekanikçi düşüncenin özü bu non-lineerliklerin ayıklanıp
devre dışı bırakılma
teknolojisidir. Fizikçiler
yarattıkları bu ideal bilim dünyasında doğayı yorumlamak için bulduğu yasalar
gerçeğin kendisi değildir, esasında bir yaklaşıklıktır.
Fizikçiler
sahibi oldukları bilgi gücünü kaybetmemek için bir sihirbaz gibi sırlarını
açıklamakta daima sessiz kalmışlardır. Galileo’dan, Newton’dan bu yana;
fizikçiler, kuvantum fiziğini kuranlar da, madde-geometri dengesi altında
evrenin düzenli yapısını ve sürdürülebilirliğini verecek denklemleri yazan
Einstein da dahil, hep bu düzenliliğin peşinde olmuşlardır ve popülerliği
tercih etmişlerdir. Lineerleştirme, doğrusallığı bozanların ayıklanması
yöntemini ile geliştirilen adına “akılcılık” denilen rasyonel düşüncede ve modern
anlamda sosyal bilimlerin kuruluşunda onlara verilen payelere ve ayrıcalıklara
fizikçiler hayır diyememişlerdir. Bu sırların ortaya konmasını isteyenler
susturulmuştur. İnsanları kendine yabancılaştıran modernite, yani Batı
uygarlığı hikayesinde fizikçilerin rolünün özeti budur işte.
İşin tuhafı, değişimin gene
fizikten, “yeni fizik” ten geçeğini söyleyenler var. Bu değişimin Kuvantum fiziğindeki belirsizlik ilkesi
üzerinden; Tao’culuktan, Zen’ciliğe ve oradan
Sufi’liğe kadar uzanarak olabileceğini söyleyenler var! Bunlara göre; “Kuvantum fiziği gelecek yüzyıldan itibaren insanın kendisine,
kendi bedenine, topluma, kainatı oluşturan canlı cansız tüm varlıklara hatta
‘canlılık ve ölülük’ durumlarına bakışını radikal bir biçimde değiştireceğinin işaretlerini
veriyor.” Bu ‘Yeni Fizik’ düşünce
biçimi sosyal bilimcilerce göz ardı edilmediğinde, bu düşünce biçimi diğer
bilim alanlarına uygulandığında ve Kuvantum fizikçileri ile sufi tayfasının el
ele kol kola dolaşacakları bir çağ (İkinci Aydınlanma) gerçekleşecek (Alev Alatlı, Doğu Batı
Dergisi Mayıs 2000 sayısı).” Yani “Yeni
Fizik” taraftarlarına göre; tıkanan sosyal bilimler kurtulurken, Nietzche
tarafından felsefenin kapısının önüne konan dine kurtulan sosyal bilimler yeniden kucağını açarken, insanlıkta
kurtulacak bu ara.
Bugün “yeni
fizik ile değişim” için sosyal bilimlere sunulan reçete budur. Adına “2.
Aydınlanma” dedikleri süreç Batı uygarlığı hikayesinin bir devamıdır. Kuvantum
fizik arka alanlı “saçaklı düşünce” ile bu hikayenin son bulmaması
istenmektedir. Halbuki; daha öncede vurgulamaya çalıştığımız gibi, Kuvantum fiziği ile fizikçiler klasik fiziğin ideal bilim
dünyasından vaz geçmemişlerdir. Moderniteden modern insan teknolojisine geçişin
kuvantum fiziğinin bir eseri olduğu atlanmamalıdır. Bilgisayar, uzay ve iletişim teknolojisi bu keşfin bir
sonucudur. Yani kuvantum fiziğinin modern insan teknolojisinin bu günkü yapısına
gelmesinde önemli rolü olmuştur.
Bu “Yeni Fizik” ten değişimi beklemek, bunu yaparken
sufilerle kol kola girmek, Tao’cu statik günlere dönmek, bunların düşünce
biçiminde yapacağı değişimlerle “ikinci aydınlanma” çağını aramak! Modern insan
teknolojisini sorgulamadan, bilgi-iktidar ilişkisine karşı durmadan, insanlığa
egemen olmak isteyen , dünyamızın ortak zenginliklerini yağmalamak isteyen bugünün küreselleşmeci iktidarlarına karşı durmadan nasıl bir değişim olabilir ki! Bu değişim bir özgürlük
yolu olabilir mi? Bu bir değişim
beklentisi de olamaz, bu ancak modernite iktidarlarına aday olmanın bir başka
yolu olur. Bu biraz sonra üzerinde ayrıntılı bir şekilde duracağımız,
küreselleşmenin her yerden aynı görünmesini sağlayan bilimsel bilgi gücüne
karşı yapılacak karşı duruşların hedeflerini saptırmaktır. Küreselleşmenin emrindeki “bilim adamları”
nın kiliselerini güçlendirmektir.
4. HAHAMA KARŞI NASREDDİN HOCA
Değişimi Kuvantum Fiziği “Yeni Fizik” bilimsel zemini!
üzerinden; Sufi’likten, Tao’culuktan, Zen’cilikten bekleyenler umutları olan
“saçaklı düşünce”yi anlatmak için Nasreddin Hocanın (Einstein versiyonu ise
Hahamın) “sen haklısın, sen de
haklısın, sen de haklısın” hikayesini örnek olarak veriyorlar. Ben burada
hikayenin Eintein versiyonunu alıyorum.
Leo Szilard (Macar asıllı
Fizikçi. Atom bombasının arkasındaki adam olarak bilinir. Yahudi olduğundan,
2.Dünya Savaşında İngiltere’ye sonra ABD’ye kaçtı. Atom bombasının
yapılabileceğini ilk sezenlerden. Nazileri durdurtmanın atom bombası
çalışmalarına başlanması ile mümkün olabileceğini, diğer bir fizikçi Edward Teller ile birlikte Başkan Roosevelt’e
yazması için Einstein’ı ikna etti.
Bomba için gerekli güç reaktörünü İtalyan fizikçisi Fermi ile birlikte tasarladı.
Almanların savaşı kaybedeceğini anladığında da, bombanın yapımının durdurulması ve kullanılmaması için büyük bir mücadele
verdi. Soğuk Savaş’da nükleer silahların kaldırılması ve denetlenmesi için
kurulan sivil toplum örgütlerinde Russel
ile birlikte etkin roller üstlendi.)
İşte bu Szilard
bir gün hocası Einstein’a sormuş:
“Yaptığın şu yeni kuramı, “Görelilik Kuramı” nı bir türlü
anlamıyorum, bir bana anlatsana!”
Einstein , “Gel sana bu
kuramın yaşamdaki yerini bizim Hahamın
bir fıkrasıyla anlatayım Szilard”
diye başlamış:
“Haham evinde karısı ile çorba içerken iki Yahudi çocuk
odaya girmiş.
Çocuklardan biri yanındakini “bana şunu şunu... yaptı” diye Hahama şikayet etmiş.
Haham “haklısın” demiş. Diğer çocuk “Yok... Haham efendi esas o bana şunu şunu
yaptı” diye İtiraz etmiş. Haham “sen de haklısın oğlum” demiş ve onları odadan
dışarı göndermiş.
Çocuklar çıktıktan sonra Hahamın karısı “Haham efendi...
Her ikisine de haklısın dedin. Olur mu
öyle şey!” diye bağırmış Hahamın
tabağına çorba koyarken. Haham çorbadan bir kaşık alırken hanımına
bakmış, “Hanım sen de haklısın” demiş.
(Not: Ben Szilard’ın bu anısını, Szilard’ın doğumunun 100. yılı
kutlaması için
Macaristan Parlamentosunda yapılan törende bir
konuşmacıdan duydumdu.
Bir ara içimden ayağa
kalkıp, kürsüdeki konuşmacıya “yaaa...Bu bizim Nasrettin Hocanın fıkrası” demek geldi. Kendimi zor tuttum.
“Görelik kuramı Einstein’ın
eseriydi. Fıkrayı kime yazmak da O’nun hakkıydı” diye düşündüm.)
Haham’ın bu düşünce biçiminin tıkanan sosyal bilimlere de uygulanmasını
istiyorlar. Halbuki “sen haklısın, sen de haklısın,
sen de haklısın” düşünce biçimi Einstein’in da vurguladığı gibi bir
göreliliktir. Yani bu sosyal bilimlere uygulandığında “insanın
kendisine, kendi bedenine, topluma, kainatı oluşturan canlı cansız tüm
varlıklara hatta ‘canlılık ve ölülük’ durumlarına bakışını radikal bir biçimde
değiştirecek” bir düşünce biçimi olamaz. Bu düşünce biçimi sosyal bilimcilerce
göz ardı edilmediğinde, bu düşünce biçimi diğer bilim alanlarına uygulandığında
yeni bir çağ (İkinci Aydınlanma)
gerçekleşmez. Ancak modern iktidarlar için geliştirilmiş sosyal
bilimlerin tıkanmış yolu açılır, ilerleme paradigmaları zincirleri
yenilenir ve tersine insanın özgür
olacağı bir değişimin önü kesilir. “Sen haklısın, sen de haklısın, sen de
haklısın” düşünce biçimi, sistemi bozmayan sürdürülebilir bir simülasyon
olabilir. Sürdürülebilir bu yaklaşım, sistemle birlikte, Hahamın, yani
zayıflamakta olan modernite iktidarlarının otoritesini de kurtarır. Bu
düşünceye göre; “Gerçekte ise bir haklı olan vardır ama sistemin
sürdürülebilirliği için bunun bilinmesinin önemi yoktur.”
5. KÜRESELLEŞME
Modern insan
teknolojisi ve Einstein’ın madde-geometri dengesinin toplum mühendisliğinde bir
uygulaması olan sürdürülebilirlik yöntemi küreselleşmenin önünü açmıştır.
Modernitenin bizi getirdiği içinde yaşamak zorunda olduğumuz bugünkü
küreselleşmedir; sürdürebilirlik ise modernlik adına toplumu yönlendirmek isteyen modernite iktidarların
ellerinde kalan en son yöntem ve
dayatmadır.
Bu düşüncenin
uygulanması ve modern insan teknolojisi bizi en sonunda “Küresel ve Dışı
Olmayan” bilimsel zeminin! üzerine kurulmuş sistemin bir parçası yaptı. Şimdi tek kutuplu dünyamız modernite ile gelen “dışı olmayan küresel
bir sistem” içinde yaşıyoruz. Yani; biz de bu sistemin bir parçasıyız . Bu
konumumuzu kabullenmeden ve “küresel ve dışı olmayan” bu sistemi anlamadan;
sermayenin global saldırısına karşı ideoloji yapılabilir mi? Sistemde açılacak
deliklerle ilerleme paradigmalardan insanlığı kurtaracak değişim aranabilir mi?
Modernliğin temeli olan pozitivisizm adına, bilimsel doğrunun tekliği adına
küreselleşmeye karşı olunabilir mi? Veya küreselleşme taraftarı olup da
modernite ret edilebilir mi?
Moderniteyi istediğin yere kadar kabullenmek, onun taraftarı olmak,
istediğin yerden moderniteyi terk etmek, onu ret etmek mümkün mü? Modern insan
teknolojisini ret etmeden, bilim taraftarı olma adına sahip oldukaları bilgi
gücünü kendi çıkarları için halka karşı kullanan bilim adamlarına karşı
çıkmadan, uygarlığı yakalama adına onları yetiştiren üniversiteleri
sorgulamadan küreselleşmeye karşı çıkmak iki yüzlülük değil mi?
Geldiğimiz küreselleşme
sürecinde, tek kutuplu dünya egemenliği için klasik fizikte ideal bir dünya
için başarılı olan yöntemler, “bir şey
hem doğru hem de yanlış olamaz” yaklaşımını modernite iktidarlar terk
etmektedir. Dayatılan birkaç parametre
etrafında yapılan “ya-ya da” benzeri lineerleştirmelerle, bir zamanlar
kullanılan iktidar olma yöntemleri ve programları bu gün çok gerilerde
kalmıştır; positivist yaklaşımları ve
programları kullanmakla çok şey çözülebilir ve iktidarın istediği gelişmeler ve
başarılar elde edilir demenin de onlar için gereği kalmamıştır. Modernite
iktidarları için otoriter yerel yapılaşmalara artık gerek yoktur ve bireyin
gruplaşmasının da önemi kalmamıştır.
Artık iktidar sahipleri sonuç alabilmek için simülasyon
yapacaktır ve yapacağı simülasyon programlarında sistemin kendi yarattığı
parametreler içinden kendine yarayanları seçecektir. Bunun için ellerindeki
küreselleşme mekanizmalarına bu ayıklanmaları yaptıracaklardır. Sistemde her yerden aynı görülebilecek kendi
kontrollerinde olan özellikleri ve değerleri öne çıkartacaklardır. Gerekirse
bunların öne çıkması için dayatmalarda bulunacaklardır.
Sistemde
iktidarlarını kaybetmek istemeyenler, sistemde kendiliğinden ortaya çıkan
egemenliklerini sarsacak, morallerini bozacak olayları ve kendilerinin
kontrolünde olmayan oluşumları , yani “yapım hatası delikleri” de yok sayacaklardır veya gözden düşürmek için
gerekli önlemleri alacaklardır.
Yukarıdaki
küreselleşme stratejilerini yürütebilmek
için hegemonyacıların bugün kullandığı en güçlü silah modern insan
teknoloji ile donanmış bilimsel bilgi
gücü ve küreselleşen eğitimdir. Bu Batı uygarlığı iktidarının bilgiye ve üniveristeye dayanması geleneğinin bir
devamıdır. Doğa egemenlikleri için, doğayı denetim altına almak için Batı
merkezli küreselleşen bilim ve küreselleşen eğitim programları
geliştirilmiştir. Bu programlarla
sistemin her yerden aynı görünmesine çalışmaktadırlar. Sistemin
merkezini görünmez yapmaya uğraşmaktadırlar. Sistem Soğuk Savaş sırasında süper güçlerden elde ettikleri desteklerle
Ortodokslaşan bilim adamlarını
küreselleşme mekanizmaları ustalıkla çalıştıracak, moderniteye bağlı ve toplum içinde ayrıcılıklı bir sınıfa dönüştürmüştür.
Bunların fakir ülkelerde yaratılan kopyaları fakir ülke gençlerinin yeni
düşünceler üretmesindeki, özgür yaşamasındaki
en önemli engellerdir. Bu engeller oldukça yağmalanan ülkelerinin
gençlerinin hegemonyacılara karşı ayaklanacak stratejiler ve duruşlar
yaratmaları mümkün değildir.
Küreselleşen
iktidarlara karşı mücadelede sistem için geliştirilecek modeller hegemonyacıların modelleri ile de
örtüşebilir veya bu model onlardan da alınabilinir. Bu örtüşmeye veya alıntıya
kimse karşı çıkamaz, belki de sistem için doğru model bu örtüşmenin kendisidir.
Ama sistemi modelledikten sonra, sistemi
devirecek hareketleri ve çözüm önerilerini ortaya koyarken modele bağlı
kalmak zorunda olduğumuzu da unutmamız gerekir. Dinamik çözümler modelden
bağımsız değildir artık. Ayrıca sistemi koruyan iktidar hareketlerin de modelin
sonuçları olduğu bilinmeli ve modele
göre teşhis edilmelidirler.
Sistem için
konan “küresel ve dışı olmayan” modelin, modern söylemli olmasına karşın, en
azından şu an için, değişim mekanizmasını bulabilmek için de en uygun bir model olduğunda karar kılındıysa! bu
sistemden geçinenler özgür değildir artık.
6. KAFASI
KARIŞIK BİR ANARŞİSTE
Ömer Naci
Soykan anarşistlerin de, bu sistemden beslendiğini söylüyor ve
sistemin içinde gördüğü anarşistlere
Efendisizlerin 13. Sayısında şöyle sesleniyor: “Buna göre anarşistlerin
mücadele tarzı sistemin kapatamayacağı delikler açmak ve bu deliklerin
kapanmasını çabalarına karşı durmaktır. Delikler ne kadar arttırılırsa amaca o
kadar yaklaşılır, sistemin onları durdurması ve kapatması güçleşir.
Anarşistlerin mücadele tarzı bulundukları sistemde onun içine olabildiğince
içine sızamayacağı, giremeyeceği delikler açmaktan, onu delik deşik etmekten
başka bir şey olmayacaktır. Bu da hiç kolay değildir. Çünkü dediğimiz gibi
sistemin, amorf plazmatik yapısı her yere girmeğe elverişlidir. anarşistler
kendileri gibi anarşist olmayan ama kendileri gibi sisteme de delik açan
başkalarıyla düşmanca uğraşacak güçlerini
ve zamanlarını boşa harcayacakları yerde ortak düşmana karşı hareket etmelidirler.
Bu toplumsal pratikte ortak karşı mücadeleden kaynaklanan yakınlaşmalarla içsel
ortaklıkları da meydana getireceklerdir.”
Bize göre,
sistemde “delikler açmak” modele bağlıdır ve bu modernite alt yapılı
“küresel ve dışı olmayan modele” göre; sistemde açılan delikler yüz yıllardır insanlık için beklenen değişimi oluşturmaz,
paradigmaları ile artık boğulduğumuz bilim ve düşünce anlayışından bizi
kurtaracak sıçramayı sağlayacak
çözümler olamaz. “Sistem” de
modernite arka alanlı akılıcı çalışmalarla ve örgütlenmelerle ( başlangıca bağlı
eylemlerle) “delikler açmak” sistem içinde kaotik bir süreç yaratabilir belki.
Ancak; bu süreç “sistem” in zamansal bir evrimi ötesinde bir sonuç vermez. Bu
tip deliklerin çoğalması veya açılıp kapanma
frekanslarının artması, en iyimser biçimde, kaosun bir sonucu olarak
geri dönümlerde küçük başlangıç
sapmalara neden olabilir. Modele bağlı olarak açılan bu delikler toplanamaz. Bu nedenle “anarşistler
kendileri gibi anarşist olmayan ama kendileri gibi sisteme de delik açan
başkalarıyla düşmanca uğraşacak güçlerini
ve zamanlarını boşa harcayacakları yerde ortak düşmana karşı hareket
etmelidirler.” söyleminin de bir anlamı kalmamaktadır. Tabi aynı zamanda bu “deliklerin” bir
birlerini yok etmeleri de beklenmemelidir.
“Sistemin,
amorf plazmatik yapısı her yere girmeğe elverişlidir.” Doğrudur, bu sistemin modern modelleşmesine
uygun bir söylemdir. Bu modellemeye göre sistem “delikleri” bir süre sonra
kapatır. Bunun için, iktidar “sistem”
in simetrik yapısının mümkün kıldığı, ellerine geçirdikleri bilgi gücünü
kullanarak modelden kaynaklanan lineerleştirme işlemlerine arka çıkarlar.
Bunlar modern iktidar teknolojisi adını verebileceğimiz modernite destekli her
türlü sürdürülebilir hareketlerdir. Bu durumda “sistemde “delikler” açarak mücadelelerinde sonuca gitmek isteyenler, iktidara karşı
çıkanlar, her türlü “delik açma”
hareketlerinin içinde olmalıdırlar ve “delikleri” kapama görevi üstlenmişlerin
çalışmalarını engellemelidirler.” Söylemek doğru bir yaklaşımdır. Hatta buna
“bir “delik açma” işlemine sistem taraftarı sürdürülebilir bir hareket
bulaştığında o delik açmada ısrarlı olunmamalıdır ve bu ancak zaman ve enerji
kaybıdır. Zira deliğin kaotik süreci tamamlanmıştır yaklaşımını da
ekleyebiliriz
7. YA TUTARSA!
Peki ne
yapmalıyız. Modernite söylemli, küresel ve dışı olmayan bir sistemin içinde
yaşıyoruz. Modernite iktidarları sürdürebilirlik için, kozmolojik ilkenin
çalışması için, gerekli simülasyonları yapıyorlar. Bunun için iktidarlarında
sistemin ölçülebilir özelliklerinin dağılımının eşit tutulmasının, yani
sistemin her yerden aynı görünmesi için dayatmalarda bulunuyorlar ve
programlar yapıyorlar. Evet iktidarların sistemlerinde delikler açmak,
kendiliğinden açılan veya sistemin istemeden oluşturduğu delikleri etrafında
ayrım yapmaksızın toplanmak. Böylece iktidarların kafasını karıştırmak ve onun
simülasyon hesaplarını daha içinden çıkmaz hale getirmek. Ve bir gün bu
deliklerden birinin, iktidarlar tarafından önemsenmeyip simülasyon dışında
tutulan bir olayın karmaşa harekete
döndüğü günü beklemek. Bu karmaşa hareket sonunda sistemde beklenen sıçramanın olması ve insanlığın kendini bulması.
Bu söylediklerimin daha iyi anlaşılması için konuşmamı
sürdürülebilirlikten yana olan Haham’a
karşı bir Nasreddin Hoca fıkrası ile kapatmak istiyorum.
Nasreddin Hoca
göle yoğurt mayası çalıyormuş. İnsanlar gülmüşler. “Hocam sen deli misin!”
demişler. “Koskoca göl maya tutar yoğurt olur mu?” Hoca şöyle onlara bakıp “Ya
tutarsa” demiş.
Hocanın “Ya
tutarsa” yaklaşımı ise bir complexity (karmaşa) düşünce biçimidir; karmaşa bir
parçası olduğumuz Küresel ve dışı olmayan sistemde simülasyon yapan modernite
iktidarlarından kurtulmanın tek yolu gibi gözükmektedir. Sistemde açılan
delikleri çoğaltmak ve açılan deliklerin kapatılmasını engellemek. Açılan deliklerden
birinin bir karmaşa harekete dönüştüğü,
gezegenimiz egemencilerin elinden kurtulduğu ve insanlığın özgürlüğüne
kavuştuğunda o günü kutlamak.
SOOOOOOOONNNNNNNNNNN