Gediz Akdeniz
“Münire Akdeniz
Çora Sonrası Bir VarMış Bir YokMuş”
Uzun yıllar sonra bir şeyler değişmiş; Beykoz kundura fabrikasının kösele
kokulu sirenleri çalmıyor. Fabrika işçileri için yapılmakta olan lojmanların
kireçli sokaklarında cam artıkları toplamamın bir anlamı yok. İkinci kez sünnet
olmak için yaldızlı beyaz giysilerle beni tekrar sıraya soksalar da, çayıra
sıra sıra uzanmış tahta divanların biri üzerindeki yatağa uzanamayacağım ki.
Okunan son şarkı bile olsa çayıra kurulan tahta sahnede.
Çayırın ortasında tahtadan sarı-siyah kayık salıncak. Demir çubuklarla
tutunduğu o noktanın etrafında zorla sallandırılıyor. Onun özgürlüğü ise o
noktada durmada. O noktada durmada bu acelesi bilinemeyecek evrenine kaçmak
için mi? Gramofondan gelen
Adana’nın Yolları Taştan
Sen Çıkardın Beni Baştan
şarkısından etkilenip o noktada durmak arzusundan vaz geçmedi hiçbir zaman.
Salınma düzenli, düzen sonrası o noktada durma arzusunun ne gizemi olur ki?
Ancak bu doğanın iktidarına boyun eğmek olur. Üzerinde sallanan çocuğun onun
özgürlüğünün böylesine sıradan olduğunu öngörmesine bile. Ama salıncak bunu
kendine dert etmiyor.
Beyaz yalının kolalanmış beyaz perdesini kaldırıp, pembe yanaklı yüzünü
siyah önlüklü çocuğa gösteren kızın gizemi, sonra sırtını yere yatırıp da suyun
yukarısında yaşayan kısa pantolonlu çocuğa beyaz beyaz parıldırayarak bakan
ilaryanın Karaburun’da biten kısa hikayesi. Perdenin arkasındaki kızın,
denizdeki ilaryanın ve suyun yukarısındaki çocuğun tekrarlanmayan evreni.
Elimde dönen renkli renkli kağıttan rüzgar fırıldakları. Annemin bu
dünyadaki son gecesinde uyuduğu terkedilmiş konağın yanındaki merdivenlerden
indim. Pembe yanaklı kızın sudaki küçük omzu, ilaryanın karadaki kalın dudağı.
Boya kokan kayıkların önünde fırıldaklara tutunmuşum denizdeyim. Beykoz
Adliyesinin çakır gözlü katibesi siyah
daktilolusunun başından başını gökyüzüne kaldırarak haber göndermiş “fazla
açılmasın” diye. Ancak; Orhan Veli’nin şiirdeki o çocuk ne pembe yanaklı kız,
ne ilarya, ne de ben.
Küçüktüm,küçücüktüm,
Oltayı attım denize;
Üşüşüverdi balıklar,
Denizi gördüm.
Bir uçurtma yaptım,telli duvaklı;
Kuyruğu ebemkuşağı renginde;
Bir salıverdim gökyüzüne;
Gökyüzünü gördüm.
Onun ölüm anını ve ölümünün bir tapınak odasında olacağını öngöremedim ama,
onun yaşantısındaki rastlantılar karmaşasının şanslı bir ölümle tamamlandığı
benim için bir gerçek; o an ve o oda öncesi benim evrenimde acılı,acısız,
tatlı, tatsız; güzel, çirkin; sorgulu, sorgusuz; vicdanlı, vicdansız... sanal
kurgular şimdi. Şimdi sonrası ise gerçekler üstü düşüncelerimde özgürce onu
yaşatacağım simülasyonlar. Gerçekler ise: Yaşlı kadını elinde kullanılmış
eşyalar Kadıköy Salı pazarına takas yapmaya giderken, boynunda atkısı
Yalıköy’de Boğaz kıyısında yürürken, Beyaz yalının yanındaki bahçede, elinde
kısa maltepesi dalyana bakıp koyu çayını yudumlarken, Pazartesi günü eski deri
ceket sırtında Beykoz hamamından çıkarken, Veysel Usta’nın ısmarladığı paça
çorbasını içerken göremeyeceğim.
Karmaşa sonrası ise onda tamamlanmadı. Ölümsüzlük onda sanal bir
yolculuk şimdi. Onun için gerçek; kısa
beyaz saçlarını düşünüp Turgut Uyar’ın “Anneler Kaçar Gibidir” şiirinden bir
şeyler mırıldanıp ağladığımı bilememesi.
Saçlarımı hep kestim tutacak kadar kalmasın dedim
Çünkü bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur
Yazdıklarım
Şahin Kaya mezarlığında sonlanan karmaşıklık ütopyası sonrası onun yazılmayan
bir mitolojisi olsun. Sabaha karşı çıktığı şimdisi olmayan karmaşık yolculuğu
Yalıköy’ün kimsesiz kedilerine, köpeklerine, Beykoz çayırının serçelerine,
Murat amcaya, terkedilmiş kutsal konağın sıradan olmayan üç küçük çocuğuna,
Beykozlu komşularına, Kadırgalı ve Paşakapılı adam olmuş çocuklarına,
arkadaşlarına hasretle sürüyor.
Karmaşık
yaşamının sonu ise başlayan trajedim. Onun gibi özgür bir insan olarak yaşayabildiğimce sürecek, onun
gibi basitçe fakat karmaşık öldüğümde
son bulacak? Mitoloji ve trajedi birlikte ölümsüzlüğe dönüşecek.