BİR KAOTİK EVRİM ÜTOPYASI
“BALIKÇIYMIŞ GİBİ BALIKÇI OLMAK”
1. BEYKOZ tepelerinin dar sokaklarında sanki kendisi çocuk değilmiş gibi bağırıyordu. “Fırıl fırıl fırıldak... Çocuklara oyuncak...” Sattığı rüzgar güllerinden elinde on tane kadar kalmıştı. Çitlembik ağaçlarının gölgelediği terkedilmiş mezarlığının yanındaki merdivenli yoldan Yalıköy’e indi. Yalıköy’ün en görkemli yalısı olan Beyaz yalının yanına geldi. Pembe yanaklı kız bu sabahın son sabah olduğunu çocuğun elinde dönen fırıldaklardan anladı. Perdeyi aralamakla kalmadı bu kez, pencereyi de yukarı kaldırdı. Çocuk fırıldaklardan en çok renkli olanını pencereye uzattı. Fırıldak ilk kez gördüğü küçük beyaz eldeydi. Fırıldak coştu, dönmesini artırdı ama, pencerenin aşağıya inmesini engelleyemedi, kolalı beyaz dantelli perde kapandı. Fırıldak da Beyaz yalının bir parçasıydı artık. Çocuk denize döndü, ilaryalara baktı. Yüzlerce ilarya sırt üstü yosunlara yatmış yan gözlerle beyaz beyaz çocuğa bakıyorlardı.
Suyun altında yaşattığı, yerdeki çocuk dünyasının ilaryası da aralarındaydı. İlarya ise suyun yukarısında yaşattığı balık dünyasının insanına dokunmak için nerede ise suyun yukarısına çıkacaktı. Çocuk elindeki diğer fırıldakları tek tek denize, ilaryalara doğru attı. İlaryalar ürkmemişlerdi. Renkli fırıldaklardan kaçışmadılar. Fırıldaklar tahta çıtaların ucunda döne döne Karadeniz’e doğru yüzerek ilaryalardan uzaklaştılar. İçinde ilarya, pembe yanaklı kız ve çocuk olan evren fırıldakların dönmesinde döngüsünü tamamlamıştı.
Beykoz çayırındaki tahta evde yaşayan çocuğu, Yalıköy kıyılarının yeşıl yosunlu sularında yaşayan ilaryayı ve Beyaz yalıda perdenin arkasında yaşayan pembe yanaklı kızı ortak bir evrende buluşturan neydi? Soruyu zorlanmadan yanıtlayabiliriz; “Bu bir rastlantıdır.” Bu evrenin kapalı olduğunu ve fırıldaklar suyun üstünde Karadeniz’e doğru yüzerken tamamladığını söyleyebilir miyiz? Bu evreni Pembe yanaklı kız camın arkasından, ilarya ise suyun içinden yaşarken, çocuk suyun ve yalının dışında yaşıyordu. Çocuk elinde fırıldaklarla boğaz kıyısına geldiğinde evrenlerindeki bu döngünün bir daha tekrarlanmayacağını, tekrarlansa bile bunun farklı bir evren olacağını bilebilir miydi? Pembe yanaklı kızın elindeki fırıldağın coşkulu dönerek direnmesi peki niye? Ayrıca aşağıdaki şiirin evrendeki çocuk ile şiiri yazan Yalıköylü Orhan Veli’nin arasıda bir ilişki olduğunu anlattığından emin değiliz.
Küçüktüm,küçücüktüm,
Oltayı attım denize;
Üşüşüverdi balıklar,
Denizi gördüm.
Bir uçurtma yaptım,telli duvaklı;
Kuyruğu ebemkuşağı renginde;
Bir salıverdim gökyüzüne;
Gökyüzünü gördüm.
2. İLARYA denir bunlara. “Mayıs ayının yavruları bunlar. Anaları bunları bir Şile deresi ağzında yumurtlamış olmalı. Yumurtadan çıkıp biraz büyüyünce bir olgun erkek kefal önderliğinde Karadeniz’den buralara gelirler. Şunu da bilesin, Beykoz boğazın en az akıntısı olan koyudur. Burada fazla zorlanmadan taze yosunları emer gelişir kefal olurlar. Emerler çünkü dişleri yoktur. Kefal olduklarında kalın dudakları arasında yiyecekleri ezer, sonra yutarlar. Balık kafası, balık ciğerine bayılırlar. 5 kiloya kadar büyür kefallar ha. O zaman bunlara gambot denir. Gambotlar buldukları her şeyi yerler. Ben iki yıl önce dalyanda elimle kulağına kar suyu kaçmış bir kefal yakaladımdı, ha şu kolum kadardı. En azından 6 kiloydu. İçinden 2 kilo havyar çıktı. Karadeniz’e yumurtlamak için gidiyordu herhalde.”
Sigarasından
bir nefes daha çekti, onu almak için dalyandan kıyıya yaklaşan sandala bir el
salladı.
“Kefallar
için “korkak” derler, doğru değil bu. Ürkektirler. Kendi hallerinde sürüler
halinde yaşarlar. Hayatları kendilerini korumakla geçer. O yüzden vücutları
çevik hareket etmeye göre gelişmiş olmalı. Kafaları büyük diye mi yoksa akıllı
olduklarından mıdır bunlara kefal denmiş! Ama ne kafası büyük balıklar var
değil mi? Birlikte yemlenmeyi çok severler. Özellikle yavru ilarya iken.
Yüzlerce ilarya bir araya gelir, bir karış suyun içinde taşlardaki yosunları
emerken zevklenir oynaşırlar. Yosunları emerken kendi etrafımızda dönüşler
yaparlar, vücudları saydam pullarla kaplı olduğundan güneş ışını altında
döndükçe parıl parıl parlarlar.
Sigarasını
denize attı, kalın sarı muşambadan yapılmış kukelatalı pardösüyü giydi. Sabah
postasını yapacak olan Kalender vapuru Beykoz iskelesine yanaşıyordu.
“Kefalların
buğulaması iyi olur. Gambot kafalarından da güzel çorba olur. Kötü yerlerde
beslenmişlerse eti ağır kokar. Dedim ya ne bulurlarsa yerler diye. Buğulamaya
ve çorbaya soğan maydanoz koyacaksın ki
kokuyu alsın. O yüzden ızgarası iyi olmaz. Fakat Ege’de bir yer varmış,
kefallarının eti kokmazmış, ızgarasını bile yaparlarmış.”
Onu
alan kayık dalyana doğru uzaklaşıyordu. Arnavut Tolon’un pişirdiği paça çorbası
kokuları er tarafı çoktan sarmıştı.
3. O yaz balık tutması kolaylaştı birden. Balık tutmak için ne Kumkapı dalga kıranının lağım çamurundan kurt çıkartmaya gerek kalmıştı ne de ucunda sinek iğnesi olan birkaç metre misina için paraya. Bunun nedeni, boğazı delik adamın balık avıydı. Bu av tekniğinde balıklar suyun yukarısına çekilmeden suyun içinde ölüyorlardı. Belki de bu ölüm onlar için ez az acı vereniydi. Uzamış saçı sakalı ile kırılmış ruhunun yüzünü maskelemiş, cebinde filtreli Amerikan sigara beyaz gömlek giymiş, kıçında paçası kıvrılmış siyah pantolon olan boğazı delik adam bir elinde dinamit, ağzında sigara, Kadırga sahil yolundaki setin üstünde yürüdüğünde, adamları kayıkla onu kıyıdan takip ettiğinde av başlıyordu. Adam kefal sürüsü parıltılarını gördüğünde, gözünü kısarak parıltıların olduğu yere bakıyor, isteri krizine tutulmuş gibi setin üstünde bir sağa bir sola zıplıyor, üzerine bastığı topuklu ayakkabılarının üstüne bir çöküyor bir kalkıyor, kayıktaki adamlarına kısık sesini duyurabilmek için boğazındaki delikten sarı salyalar akıtıyor, iri bir kayanın etrafında dönerek yemlenen, bu bağrış çağırışları duymayan kefalların sayısını yeterli gördüğünde elindeki dinamiti sigara ile ateşleyip
“Mahpus, zindandan
kaçabilir mi duvarı delmeden? Beyaz Balina, benim dört bir yanımı saran o zindan
duvarıdır işte. Bunun ötesinde hiçbir şey yok sandığım da oluyor zaman zaman.
Ama ne olursa olsun, eziyor beni bu balina, kemiriyor içimi. İnsanı küçük
düşüren bir güç görüyorum onda, anlaşılmaz bir kötülük görüyorum onda. İşte bu
anlaşılmaz şeyden nefret ediyorum asıl.”
diyerek Beyaz Balina’ya zıpkınını sallayan Kaptan Ahab gibi kefal sürüsünün ortasına patlatıyordu. Denizden büyük bir su kütlesi yukarı çıkıyor, deniz toprak rengini alıyor, sanki deniz yer oluyordu o anda. Toprak zerreleri dibe çöktükçe, yosunlar suyun üstüne çıktıkça, ölmüş kıyı balıkları suyun üstünü kaplıyor, karınları patlamış binlerce yavru balık suyun üstünde bir Bizans mozaiği oluşturuyordu. Suyun kaldırmasına direnmeleri kırılan iri kefallar gözüküyordu sonra da suyun üstünde sıra ile. Suyun üstüne çıkan balıklar için suya bağlı kalmanın anlamı kalmamıştı.
Kefallardan öcünü almış, ruhunu rahatlatmış adam boğazındaki delikten akan sarı salyaları kirli beyaz mendili ile siliyor, kayıktaki adamlarına ganimeti toplamaları için emirler yağdırıyor, etrafına toplanmış meraklılar da ihtiyar bir balıkçıdan bir av masalı dinler gibi onu dinliyorlardı:
“Hadi çabuk kepçeleri alın. Toplayın balıkları. Yalnız kefalları isterim. İspari, izmarit falan mı! Hayır! İstarvit de istemem. Karagöz bile olsa almayın. Onları çoluk çocuk sonra toplar. Kısmetlensinler değil mi? Çok kefal çıktı çok. İyi bir vole oldu. Şu gambotlara bakın. Kuzu gibiler, en az beş kilo çekerler. Dinamiti nasıl fırlattım ama? Daha ölmedim ben. Duyuyor musunuz beni Sultan Ahmet zindanında yatanlar. Ne el, ne göz varmış bende yahu. Dinamiti patlatmada zamanlama da süper. Yoksa elinde patlar, kol mol gider valla. Bir de suyun içinde iki üç metre batınca patlamalı dinamit. Fitillerini ona göre kesiyorum zaten. Ha şurdaki birkaç uskumruyu da unutmayın. Birkaç tanede iri iskorpit alın. Komşu madama söz verdim, canı iskorpit çorbası çekmiş. Bu salak kırlangıç da nerden düşmüş buralara. Onu da alın. Onu da Eleni’ye veririm. Bayram etsin güzelim. İri lapin mi? Kalsın. Bu yapışık şeyi de kim yer yahu! Bak ulan orada bir gelincik var. Bunun nesli tükendi Marmara’da. Her zaman çıkmıyor. Onu da alın. Agop bu akşam meyhanede vitrine koyar hava atar, farklı tür balık yeme meraklısı Kumkapıya düşen Peralıları iyi kazıklar. Elinizi çabuk tutun ulan. Tüm kefalları toplayın. Bir uğursuz çıkıp başımıza bela olmadan kaçalım buradan. Anladınız mı?”
4. KADİRGA sahil yolunda setin altındaki kayalıklara saklanmış, soyunmuş duran on yaşlarında üç çocuk vardı. Çocuklar dinamitin suda oluşturduğu basınca dayanabilmiş, suya olan bağlılıklarına direnebilmiş, bu dinamitin patladığı noktaya olan uzaklıktan veya bir rastlantıdan da olabilir, bazı kefalların suyun altında yarı baygın olabileceğin biliyorlardı. Kayıktaki adamların bu baygın kefalların olduğu derinliğe kepçelerini daldırmalarının olanaksız olduğu bir gerçekti.
Boğazı delik adam ve adamaları uzaklaşınca çocuklar suya daldılar. Onlar için beş altı metre derinlik bir şey değildi. Çocuklardan en çelimsiz olanı dibe yakın bir yerde baygın olan iki iri kefalı kolayca yakaladı, onları paçalı donunun içine yerleştirdi, biraz ilersinde duran diğer bir sersemlemiş kefala yöneldi. Kefal kalın dudaklı ağzını çok yavaş da olsa kapatıp açabiliyordu, çocuk kefalın donmuş gözlerindeki bakışı bir yerden hatırlıyordu. Yalıköy’de onun yerinde olmak istediği ilaryaydı. Tabi ya o da büyümüştü. Bir Kefal olmuştu. Yalıköye'de tamamlanan döngü tekrarlanıyordu.
Doğasından kopmuş bir insanın
patlattığı dinamit ile suyun altı ile üstü karışmış milyar milyarda bir
karşılaşma gerçekleşmişti. Kendi dünyalarını birbirlerinin dünyalarında yaşayan
kefal ile çocuk suda bu karmaşa ile buluşmuştu. Suyun içindeki her şey bir kurguydu. Çocuk bir insan, kefal ise
bir balık olduğunu yeniden keşfetmişti.
5. HALİKARNAS Balıkçısı denizciler kahvesinde ortaya çıkıp balıkçılara; “okur yazarlar, sanatçılar beni anlamıyorlar. Bana balıkçı diyorlar, halbuki ben Halikarnaslı bir yazarım veya ben Halikarnaslı bir ressamım veya Halikarnaslı şairim veya Halikarnaslı kaptanım” demiş midir? Veya Halikarnas balıkçısının balıkçılara “Nerden çıktı bana balıkçı demeleri. Siz balıkçılar bana meraklı adını takmıştınız!”demiş olması mümkün müdür? Ama şunu söylemediğinden eminiz balıkçılara; “Ben balıkçı değilim, ben fizikçiyim.”
Elinden balık tutmaktan başka bir iş gelmediğini itiraf eden Hemingway’in İhtiyar Balıkçısı ise bir gerçektir. Zokanın ucunda kılıç balığı ile buluşması bir romana konu olabilecek kendiliğinden bir rastlantıdır. Bir ucunda İhtiyar Balıkçı, diğer ucunda kılıç balığı olan olta tekrarlanamayan kapalı bir dünyadır. Onların bu dünyasının yenilenmesi olanaksızdır. Bu kapalı sistemin bir ucu
“Sen hele bir sardalyaları ye arkadan ton gelecek. Taptaze, buz
gibi. Korkma, yavrum. Ye hadi. Geliyor. Tanrım, yardım et de ısırsın yemi.
Olamaz. Tanrı baba gitmesine izin veremez. Bir dolanıp tekrar geri gelecek.
Dolanıp geldi. Nerdeyse zokayı yutacak.”
diye esir alınan insanla, diğer ucu ise
“herkesin kendi alın yazısı
vardır; insanların, balıkların, kuşların, Balık seni çok seviyorum. Sana saygı
da gösteriyorum, gün batmadan önce işini bitirmiş olacağım. Dediğim dedik. Eğer
etin biraz iyiyse bana pazarda talih güldü demektir. Kardeş olduk seninle. Ama
benim seni öldürmem ve bunun içinde kuvvetimi korumam gerekiyor”
diyen iktidarla sınırlıdır.
Halikarnas balıkçısının Bodrum’a gelip bir balıkçı olması ise bir rastlantı değildir. Onu Bodrum’a getiren kendisinin karmaşasıdır. Bu karmaşıklık Bodrum’da o ilk gece kaotik bir evrim geçirmiş olmalı ki Halikarnas Balıkçısı Bodrum’a geldiğinde sistemin zokasını yutmuş düşsel bir balıkken hiper gerçek bir balıkçı olmuştur. O değişimden sonra bir balıkçıymış gibi yaşarken, insanlar onu gerçek bir balıkçı olarak görmeye başlamışlardır. Ancak böyle bir simülasyonla sistemden kendiliğinden kurtulabilmiş, özgürlüğüne kavuşmuştur. “Mavi Sürgün” de bu dönüşüm sahnesini anlatır:
“Şiddetli bir içgüdüyle,
avludan dışarı fırladım. Aceleyle bir dükkana koştum, bir büyük su kovasıyla
bir kuyu ipi aldım. Avluya seğirttim. Kuyudan kova kova su çektim. Kovalar
dolusu suları cömert cömert kayrak taşlarına savurdum. Denizden doldurdum
savurdum, kuyudan doldurdum savurdum. Gene denizden, gene kuyudan fışıl fışıl
savurdum.
O dakikada birisi karşıma
çıkıp da: “Yahu sen deli misin? Bu suları niye savurup duruyorsun böyle?” dese,
mutlaka ben, adama deli diye bakar: “görmüyor musun, suları savurmayıp ne
yapayım? Gönül suları bunlar, elimden şimdi avluya savurmak geliyor. Taşlar
sulara kansın, elimden gelse, ta göklere, yıldızlara savuracağım, serin serin,
gözleri açılsın da neşeyle gülsünler!” yollu gönül cevabı verirdim.
O kayrak taşları, o evin
duvarları, o deniz kıyısı, orada oldum olasıya böyle bir şey görmemişlerdi her
halde. Belki döktüğüm sular bir özgürlük duygusunun sonucuydu, belki bir yaratma
özleyişinin simgesiydi ya da bir eskiyi, bir işi, bir karanlılığı yıkma arzusu,
belki de bir şükran ödevi ya da bir kendini verme, bir gönülden kopma, gönülden
akmaydı bu.”
Atom, atom altı parçacıktan, molekül atomdan, hücre molekülden, canlı hücreden daha karmaşıktır diye sıçramalar yaparak giden karmaşıklık sıralanmasında en karmaşık olan ise insani davranıştır. Bunun için şu soruları yanıtlamak olanaksızdır; karmaşıklığın kaotik bir evrime dönüşmesi neden Bodrum’da ve o gece gerçekleşti? Simülasyonun “Halikarnas Balıkçısı” ürünü vermesi nedendir? Neden o gece teknesini Kale önünde sürekli bağlı tutan “İnsanı küçük düşüren bir güç görüyorum onda, anlaşılmaz bir kötülük görüyorum onda” diye Beyaz Balinaya nefretle zıpkınları sallayan Kaptan Ahapmış gibi bir kaptana dönüşmedi? Veya niçin bir ucunda ihtiyar balıkçı diğer ucunda kılıç balığı olan kapalı bir dünyaya kapanmadı? Neden elinde dinamit dolaşmadı Bardakçı kıyılarında! Çünkü buna karar veren insani davranışın kaotik evrimdir. Ve bu oluşumu önceden öngöremeyiz. Ancak o an olduğunda öngörebiliriz. Hiçbir zaman tekrarlanamayacak ve başka bir zamanda başka bir insanda ortaya çıkmayacak bir belirsiz karmaşanın kaotik evrimidir bu. Nietzsche felsefesine temel olan bengi dönüş ise belli bir düzen ile yenilenen doğa iktidarına teslim olmaktır. Bengi döngülerde belirsiz gelecek yoktur. Aksine o gece Halikarnas Balıkçısı bengi döngü iktidarından, Nietzsche’nin üst insan hegemonyasından kurtulmuştur Bu bir kaotik sıçramadır. Yeni bir belirsiz dünyaya yeniden yaşama adına sıçrayarak geçiş. Halikarnas Balıkçısı bu sıçrama için gerekli duygusal doyuma ve duyarlılığa ulaşmıştı. Karmaşık bir yaşam sonrası o gece oluşan sıçrama Halikarnas Balıkçısı’nın kayrak taşlarını sularken anlatışında vardır:
“Yaratıklarda
an olur; hiç akıl ve mantıkla açıklanmayacak esrarengiz davranışlar olur.
Yukarıda belki şuydu, belki buydu diye saydım, belki de saydıklarımın hepsiydi.”
Bakın Halikarnas Balıkçısı balıkçıymış gibi Bardakçı kıyılarında dolaşırken neler düşünüyor ve balık tutuyormuş gibi yapıp doğanın bir parçası oluyor:
“Sözüm ona, Tanrı Hermes
ile Sevgi Tanrıçası Afrodit’in
sevişmesinden nur topu gibi bir oğlan doğmuş, adı Hermafroditos. On beş yaşına
gelince genç, yerinde duramamış, başını alıp güzel Yeryüzü’nü gezip görmeye
çıkmış. Bu arada Karya’da Bardakçı’ya varmış.
“Bardakçı’da, gökten düşme
bir cennet parçası gibi küçücük ve berrak bir göl varmış. Oranın da tek peri
kızı kızının işi gücü, gölün çırılçıplak sularında çırpınıp cümbüş etmek, boyunca uzun saçlarını şimşir taraktan
geçirmek, türküsünü mavi melteme salıverirken göl kenarında can kokulu çiçekler
toplamakmış. Peri kızının kendi güzelliğine hayran kalıp gülüşünü güneşli
yamaçta çınlatmak için gölün cam yüzünden başka aynası yokmuş. Günün birinde
Hermafroditos göl kıyısında görünmüş. Peri kızı Salmakis, körpe delikanlıya
deli gibi tutulmuş.
İşte limandan karidesler
topladıktan sonra limanın eğmecini(=kavisini) dolanır Kaplankaya’nın kara
tarafından yürüyerek Bardakçı’daki havuzlara ve deniz kıyısına varırdım. Ben
oraya ulaşıncaya kadar şafağın sökmesine az zaman kalırdı.
Ne şafak! Ne gün! Hey! İşte o havuzlara kanatları renk renk balıklar gelirdi. Cam gibi suya balık kamışının ucundaki yemi bandırırdım. Balıkların bir cümbüşünü seyrederdiniz. Sanki on, on iki yaşındaydım. Orada elde balık kamışı, bütün günü, başı açık geçirirdim. Gönlüm bütün acılardan soyunurdu. Bir havuzdan ötekine geçerdim. Deniz kıyısında dimdik duran dorukların arasına varırdım.
6. SUYUN yukarısına daha ilarya iken bende büyük bir
merak başlamıştı. Suyun yukarısındaki
dünya nasıl bir şeydi? Neden balıklara o dünya yasaklanmıştı. O dünyanın da
yukarısı var mıydı? Aramızdan aç
gözlülük yapıp suyun yukarısına çekilenlerden ender de olsa geri dönenler olurdu. Onlardan dinlediğim hikayeleri bir
araya getirerek suyun yukarısı hakkında kendi kendime bir sürü modeller
yapardım. Sonra kendi gözlemlerimle bu modellerimi geliştirirdim. Yosunları
emerken sırtımı taşlara dayar suyun yukarısını büyük bir dikkatle incelerdim.
Daha o yaşlarda suyun yukarısı hakkında bir yasa bile geliştirmiştim: “Suyun
yukarısında farklı olan iki temel şey vardır. Duran ve hareket eden şeyler.”
Büyüdükçe gördüklerimden ve duyduklarımdan bu yasadan bir pratik sonuç
geliştirdim. Hareket edenleri de sınıflandırdım. Kendiliğinden düzensiz hareket
edenler, suyun yukarısındakiler tarafından düzenli hareket ettirilenler. İşte
bu “düzenli hareket ettirilenler” yalnız biz kefallar için değil, suyun içinde
yaşayan tüm canlılar için en tehlikeli olanlarıydı. Burada bir birimizden
farklı olmamızın önemi ortaya çıkar; bizde çoğun az önünde hiçbir ayrıcalığı
yoktur. Biz balıklara zarar veren “Düzenli hareketler ettirilenler”çoğun az
önündeki üstünlüğünün kabulü mü yoksa?
Suyun yukarısından gelip dibe oturan şeylerden uzak duruyordum ama onlara ilgisiz de kalamıyordum. Uzun süre onları gözlüyordum, hareketsiz durduklarında veya düzensiz hareketler yaptıklarını görünce yanlarına yaklaşıyordum, kuyruğumu sürtüyor, kalın dudaklarımla dokunuyor, burnunu kaşıyordum. Bunları kokulu kokusuz, yumuşak sert olarak sınıflandırmıştım. Bunların üzerindeki şekiller, renkler, yazıların farklılığından bir şeyleri çözmeye çaba sarf ediyordum. Sonra neden bunlar hep aşağıya dibe doğru iniyorlardı? Aralarından bazıları dibe doğru inip sonra suyun üstüne doğru çıkıyorlardı? Bazıları ise dibe oturuyor kaldıkları yerde kalıyorlardı. Neydi bunların arasındaki fark? Neydi onları aşağıya çeken, sonra yukarı iten. Suyun yukarısı bir aydınlık bir karanlık oluyordu. Başlangıçta karanlığın tekrar aydınlık olmayacağı korkusunu üstünden atmıştım. Karanlığın sonrası hep aydınlık oluyordu. Peki aydınlık karalık olurken değişen bir şeyler var mıydı yukarıda. Yoksa her şey bir karanlık bir aydınlık gibi mi değişiyordu. Sonra suyun yukarısı ile suyun dibinde kumlarda oluşan şekiller arasında ilişki kurmaya çalıştım. O şekillerle suyun yukarısı hakkında bir şeyler söylenebilir miydi? Bir şeyler oluyor, dipteki kumlar toz gibi oluyor. Sonra tekrar kumda düzenli çizgiler oluşuyordu. Her oluşumda bu çizgiler farklı gibi gözükseler de dağılımları aynı oluyordu.
7. YAŞAR KEMAL’in bize anlattığı Menekşeli Selim balıkçı gerçek bir balıkçıdır. İhtiyar balıkçı gibi bir romana, “Deniz Küstü” romanına konu olmuştur. Selim balıkçının rastlantısal dostu olan yunus, ihtiyar balıkçının oltasının ucundaki kılıç balığı gibi gerçektir.
Selim balıkçı ve yunus birbirleri için gerçektir. Bu iki gerçek arasındaki dünya kapalıdır. Selim balıkçıya göre yunuslar insanların kardeşi, balıkçıların dostudur, can yoldaşıdır. “Nerede denize açılsa, ister Boğazda, ister Pendik, ister Ambarlı, ister Adalar olsun Selim balıkçının teknesini görür, kırk günlük yolda da olsa kokusunu alırmış. Hoplaya sıçraya yanında türküler söyler, gittiği yere kadar götürürmüş.” Ama; yunus Marmara’da avlanan her balıkçı gibi Selim balıkçı için de bir balıktır. “Selim balıkçı onu insan gibi bakan gözlerinden, sırtındaki yara yerinden, sağdaki kanadının kopuk ucundan tanırmış. Bayağı insan gibi selamlaşırlarmış. Selim balıkçının teknesini nerede görürse görsün, Selim balıkçının kokusunu alır almaz havaya delice bir sevinçle bir metre, Allah bizi inandırsın iki metre sıçrarmış. Sonra denize dalar, bir an sonra tekmil familyasıyla Selim balıkçının yanında olurmuş. Gelir teknenin etrafında sevinçten coşarak, dönebildiği kadar, arada da başını çıkarır Selim balıkçıya bakar bakarmış. Selim balıkçı değil de, yunus onunla konuşurmuş.” Ancak; Selim balıkçı herkes için hala bir balıkçıdır. Hiçbir canlı için bir yunus değildir. Özgürleşememiştir. Sistemin içindedir. Gerçek değişime olanak vermemiştir. Selim balıkçının yaşadığı karmaşa kaotiktir ama sıçrama yapmaz, determinist bir kaostur. Bakın Yaşar Kemal, Selim balıkçının dostu olan yunusun bir balık, Selim balıkçının ise hala bir insan olduğunu nasıl anlatıyor. “Etmeyin eylemeyin deniz balıkla dolu. Öldürmeyin yunusları, dinamit atmayın, kurşunlamayın onları, ne olursunuz. Yunus insan gibidir, insandır, bir yunus öldürmek, bir insan öldürmekten de daha günahlıdır. Yunus peygamberimizi bu balık kırk gün kırk gece karnında taşımış da kılına hile getirmemiş. Ol sebepten adı yunus olup tur ki kutsal balıktır ki kimse onu avlamasın, öldürmesin...” “Deniz size küsecek, deniz bize küsecek, bu yaptığınız kötülükten sonra deniz bir çaça bile vermeyecek...deniz bize küsecek...” diye bağırıyordu.” İşte o zaman Selim balıkçının adını balıkçılar deniz küstü Selim koydular.
8. KARABURUN kıyıları benim gibi yaşını başını
almış, pullarında darbe izleri olan gezgin kefallar için kafa dinlenme
sularıdır. Sayısız sığ ve berrak
koylarında güneşlenir, oynaşırız. Yollarda bir ağa takılmamış, bir zıpkınla
vurulmamış olmamızı kutlarız. Koyu yeşil taş yosunlarındaki lezzetini hiçbir
yerde bulamayacağınız böcekleri yeriz. Denizin yükselmesi ile su altında kalan
deniz börülcesini ve deniz koruğunu tadarız. Sonra kayalarda parçalanıp kumlara
dağılmış o deniz kestanesi etleri! Mayıs ayında Karaburun’da kekik kokuları
öylesine yoğun olmalı ki suyun içinde bile kekik kokuları duyulur. Bizden
öncekiler anlatırlar; bir zamanlar kekliklerin ötüşü de duyulurmuş Karaburun
sularında. Karaburun’a yolculuk sırasında aramızda yoldan çıkanlar da olur.
Suyun yukarısındakiler tarafından kirletilmiş yoldaki koyların verdiği hazır
yiyecek olanakları onları cezp eder. Bilmezler ki bu tip koylara girenler hazır
yaşama bağımlaşırlar, ölene kadar artık bu koyların tutsaklığından
kurtulamazlar.
Karaburun
kıyıları Ege’nin ve Marmara’nın bir körfezinde asalak gibi yaşama becerisini
gösterememiş kefallarının önemli bir
buluşma yeridir. Koylara kendini kapatmamış
biz Ege ve Marmara kefalları Karaburun’da bir araya gelir oranın yerli
kefallarını da aramıza alır bol bol gevezelik ederiz. Bizim için Ege, Karaburun
burnunu geçtiniz mi biter. Ionya başlar, su daha tuzlanır. Farklı bir dünya
gibi gelir bize Karaburun sonrası. Fazla ilgimizi de çekmez oaraları.
“Suyun
yukarısına çıkarılmadan bir Karaburun kıyılarında dolaşabilsem başka bir şey
istemem” derler biz kefallar arasında. Ben şanslı orta yaşlı bir kefalım. Altı
yaz başıdır Karaburun’a gidiyorum. Son zamanlarda Karaburun’da kötü şeyler
olamaya başladı. Akıllı kefal avcıları
ortaya çıktı. İşte ben bu akıllı balıkçıymış gibi balıkçılardan korkarım. Bu balıkçıymış gibi balıkçılar her
Mayıs’ta Karaburun’da toplanıp akıllarını bilerken bizi yemeği çok seviyorlarmış.
Bir de bizi yemeleri bir sanat olsun diye Karaburun’un meşhur enginarını
yanımıza koyuyorlarmış.
9. PIERRE LOTI İzlanda Balıkçısı Yann ile güzel Gaudd aşkının öyküsünü anlatmasından yıllar önce bir Mayıs ayında Selanik’te dolaşır. Mayıs ayı Selanik kordonunda balık avlama zamanıdır. Mayıs günleri Olimpus Dağı delirmiş bir Gegas gibi Selanik körfezinin ortasından denizi delip çıkar. Kordon çırpınan denize bacaklarını uzatmış balık tutanlarla dolar. Ellerdeki mantara sarılmış misinanın ucunda üçlü kancalar kefallar içindir. Kefalları bu oltalarla çarpma denilen yöntemle tutarlar.
Çarpma ile kefal avlamak büyük bir hüner istemez ama sabır ister. Oltanın ucuna bağlanmış ekmek hamurunun etrafına kefalların doluştuğu an misinayı ani ve darbeli çekişlerle oynatılır. Bir el oltayı darbelerle çekerken, diğer el tuttuğu mantarı döndürerek misinayı karışmasın diye mantara sarar. Oltayı denize atma, darbeli çekişler ve misinayı mantara sarma sabırla tekrarlanır durur. Üçlü kancalardan biri kefallardan birine battığında, kefal kurtulmak için çırpınınca kanca bu kez daha derinlere gider. Kefalın kurtulması zordur kancadan, oltanın diğer ucundaki insanın sakin bir şekilde onu çekmesine sıra gelmiştir. Pierre Loti’nin 16 Mayıs günü Selanik’te gemiden inip, Limandan Beyaz Kuleye doğru yürürken, kordonda kefalları tutanları seyretmesinin, peş peşe tuttuğu morinaları içini temizleyip tuzlasın diye arkadaşının önüne atan İzlanda Balıkçısı Yann’ın kaderini belirlemede etkisi olmuş mudur? Kordonda bir kefal yakalandığında, Pierre Loti bir an durup, kefalın karnına batan üçlü kancadan birinin çıkartılışına şahit olduğunda neler düşündüğünü bilemeyiz. Kancanın batmasından canı yanması bir yana, kefal yaşaması olanaksız bir dünyaya istemeden geçirilmiş, yaşadığı suyun dışına çıkartılmıştır. Pierre Loti kefalın acı çığlıklarını duymamış, kefalın ölüm öncesi duyduğu korkuları hissetmemiş olmalı ki, İzlanda Balıkçısı Yann’ı karısı Gaudd’dan ayıran kaderi çizen morinaların bedduası değildir. Aldatılan denizdir.İzlanda Balıkçısı Yann'ı altı günlük karısı Gaud'dan ayıran morina balıkları değildir. Yakışıklı delikanlıyla onu seven kızın yaşamlarında son sözü deniz söylemiştir. "Evet, evleneceğim bugünlerde, Ama, memleketteki kızlardan biri ile değil; denizle evleneceğim ben, anlıyor musun? Burada kaç kişi iseniz hepinizi de düğün şenliklerine şimdiden çağırıyorum." Yann, denize verdiği bu sözü tutamamıştır. Güzel Gaud bu sözü ona unutturmuştur. Aldatılan deniz acımasız kararını düğün günü söylemiştir zaten, İzlanda Balıkcısı Yann sevgilisi Gaudla evlendiği gün Ploubazlanec'te gelenek gereği gidilmesi gereken Trinite Kilisesi'ne düğün alayının ulaşmasını kayalıkları döven dalgalar engellemiştir. Yann, koluna dayanmış olan Gaud ile birlikte, düğün alayının en başında giderken. Serpintilerin karşısında ilk gerileyen o olmuştur. “Arkada düğün alayı kayalıklar üzerinde sıra sıra basamaklarda duruyor, Yann da sanki karısını denize tanıtmak için oraya gelmişe benziyordu. Yalnız, denizin yeni geline surat eder gibi bir hali vardı.” Kocam Gitti İzlanda'ya,Orada Balık Avlamaya.Ava Giden Avlanırmış!Meteliksiz Kaldım ama,Kazancım Pek Yolunda Hey!Kazancım Pek Yolunda!.. Morinaları peş peşe suyun yukarısına aldıkça coşup Paimpol'ün kızlarının türküsünü söyleyen İzlanda balıkçısının bu aşkına morinaların bir kinleri yoktu, aksine oltasına oburca vuruyorlar, kendilerine bir şey battığını duyunca, burunlarından daha iyi yakalanmak istermiş gibi, azıcık çırpınıyorlardı.
10. HERMAN Melville’nin Beyaz Balina romanından etkilenip “boğazı delik adam boğazındaki deliği kefallardan bildiği için balıklardan öç alıyor, her çeşit kötülüğü balıklardan biliyor, o bir balıkçı olamaz” diyemeyiz. Boğazındaki deliği boğaz kanseri olduğu için nefessiz kalıp ölmesin diye bir doktor delmiştir. Kaptan Ahap gibi bedeninde ve ruhunda duyduğu tüm acıları balıklardan biliyor olabilir. Bu nedenle büyük bir nefret ile balıkları dinamitliyor diye düşünebiliriz. Ama o iktidar olmak için Beyaz Balinanın peşinde yelkenlerin rüzgarla şişirmiş Pequod’la koşturan Kaptan Ahap da değildir.
İhtiyar Balıkçı balıkları kardeş gördüğü için oltası ucundaki zoka ile balıkları yemler gibi yapıp tutuyor. Halikarnas balıkçısı balıkçıymış gibi Bardakçı koyunda balıkları tutuyor. İzlanda balıkçısı morinaları yakaladıkça coşup türküler söylüyor, Kaptan Ahap Beyaz Balina’da insanı küçük düşüren bir güç gördüğünden okyanusta onu avlamaya çalışıyor. Boğazı delik adam belki de sevgilisi Eleni’ye vereceği o gelincik balığı için kefalları dinamitleyerek bir birleri ile koklaşan yavru balıkları katlediyor. Selim balıkçı Yunusuna kıyamıyor ama martılara yaranmak için tuttuğu sardalyalara acımıyor.
Bunlar bize insani davranışın balıkçısının bile ne kadar karmaşık olduğunu anlatır. Bu karmaşıklık ne kadar tekrarlanırsa o kadar karışır. İnsanların ürettiği bu balıkçı simülasyonlarının ortak yanı ise kendine yabancılaşan insanın üstünü örtmek, “insanlar karnını doyurmak için balık öldürür” gerçeğini kayıp ettirmek içindir.
O zaman hayde... Kulaklarına kar suyu kaçmış siz balıkçıymış gibi balıkçılar kaptan Ahap’ın tayfalarının söylediği şarkıya katılın ki Karaburun kefalları da dönerek sarhoş zeybeği oynasınlar:
Kaptanımız güvertede,
Almış dürbünü eline.
Güzel güzel balinalar
Püskürtüyor dört bir yanda.
Salla zıpkını zıpkıncı,
Gidelim güle oynaya!
At sandala varilleri,
Yakın dur demir halatlara!
Bir balina bizim ola,
Haydi çocuklar kol kola.
Salla zıpkını zıpkıncı,
Gidelim güle oynaya!
SON.