“KARMAŞIKLIK-ÖLÜMLE BARIŞMAK" (*)
Tayfun Gönül - K. Gediz Akdeniz
HER
ÖLÜMDEN SONRA düzenlenmesi zorunlu olan ölüm raporlarında "ölüm
nedeni" adlı bir bölüm vardır. Raporu imzalayan hekim bu bölümü, modern
tıpça makbul bir hastalık ismi ya da hayati organlardan birinin yetmezliğini
belirten bir ifadeyle doldurur. Bu bölüme örneğin " eceliyle öldü " yazılamaz!
Her ölüm somut bir nedene ve belirli bir hayati organın
yetmezliğine dayanmalıdır. Eğer o neden
önlenebilseydi kişi ölmeyecekti !
Bütün o tumturaklı tıbbi ifadelerin söylediği aslında şudur,
"ölüme
karşı, o kişi özelinde şimdilik bir muharebe kaybedilmiştir, modern tıbbın
ölümle savaşı ise hiçbir moral bozukluğuna yer olmadan devam etmektedir
!".
Oysa halkın büyük çoğunluğu bütünüyle farklı ve doğru
düşünür. Temelde iki tür ölüm vardır, "Eceliyle ölüm ve vakitsiz ölüm". Ölüm nedeni ancak vakitsiz ölümlerde, o da sınırlı, bir anlam
taşıyabilir. Çoğu zaman vakitsiz ölümlerde bile belirgin bir neden, tedbir
alınsaydı ölümü engelleyecek bir neden bulunamaz ve "takdir-i ilahi"
denerek konu, ölüm nedeni konusu, kapatılır.
Aslında başka birçok kurum ve kişiden olduğu gibi tıp kurumundan da
beklenen olabildiğince vakitsiz
ölümlerin engellenmesidir.
İNSAN
VÜCUDU doğada görebildiğimiz sistemler arasında en karmaşık
olan bir sistemdir. Genel işleyiş içinde sistemi işlemez kılabilecek hücre,
doku ve hatta organ düzeyindeki aksaklıkları kompanse edecek son derece karmaşık yanıt verme mekanizmaları
vardır. Eceliyle ölüm olarak
adlandırdığımız durum, kompensasyon mekanizmalarının da işe
yaramaması, sistemin bir bütün olarak iflası anlamına gelmektedir; bu
durumda, ölüm nedeni ortadan kaldırılsaydı bile başka bir nedenden ölüm
gerçekleşecekti.
Kuşkusuz arada zaman farkı vardır, modern tıp bu zamanın
çok önemli olduğunu iddia etse de genel sağduyu pek bu kanıda değildir. Yoğun hastane bakımıyla ölümcül hastalar
bir müddet daha yaşatılabilirler, ancak, son döneme gelmiş hastaların birçoğu evde ölmeyi tercih edecektir. Hasta
yakınlarının tercihinin hastane olmasının nedeni o kişinin daha fazla
yaşamasına verdikleri önem değil, vicdani
olarak tanımlanan ölümü kendi yaşam alanlarından uzak tutma çabasıdır.
İlk itiraz genetikteki son gelişmeleri kendine kanıt
gösterip, insan hücresinin yüz elli yıl kadar yaşayabildiğinden dem vurup,
insanın bugün genetik kodlanmasının çok altında ömür sürdürdüğünü ileri
sürecektir. Ardından, insanın
ortalama ömrünün antik çağda otuz yıl olduğunu, kırk yaşına gelmiş kişilerin yaşlı
sayıldığını, ortalama ömrün yirminci yüzyıl başlarında elli yıl, 1950'lerde
altmış yıl olduğunu söyleyip şu an yetmiş yaşın altındaki ölümlerin vakitsiz
ölüm sayılabileceğini iddia edecekler ve şu sonuca varacaklardır, genetik
potansiyelimiz yüz elli yıl olduğuna göre neden yüz yıl hatta daha
fazla yaşamayalım. Daha cesur olanları, genetiğe de müdahalenin mümkün olduğunu
belirtip "ölümsüzlük" hedefini gündemde tutacaklardır. Ve denecektir
ki, modern tıp "eceliyle ölümün" üstüne gitmeseydi, yani kendini bir
bütün olarak ölümle savaş mantığına göre dizayn etmeseydi bugün hala 30-40 yıl
yaşıyor olacaktık.
İLK
BAKIŞTA oldukça akla uygun itirazlar. Ama, sadece ilk bakışta. Felsefe artık bu tip
ampirik-pozitivist akıl yürütmelerin ipliğini iyice pazara çıkarmıştır.
Ortalama insan ömrünün uzaması olgusu sanki tartışmasız kendi başına anlam
taşırmış gibi sunuluyor. Kendisini nesnellik örtüsünün arkasına gizlemiş
pozitivist paradigma gücünü bütün canlılarda olduğu gibi, insan tekinde de
varolan yaşamını olabildiğince uzatma eğiliminden alıyor. Uzun, daha uzun bir
hayat, hatta ölümsüzlük imlemesinin insanları kendiliğinden ikna edeceğini
varsayıyor ve günümüzün mana sorunundan arındırılmış, maddiyatçı insanına da ne
yazık ki büyük ölçüde hitap ediyor. Bu madalyonun sadece bir yüzüdür.
Hiçbir olgu kendi başına bir mana taşımaz. Onu
anlamlandıran insandır. Kuşkusuz her canlı varlık gibi insan da olabildiğince
uzun yaşama içgüdüsünü içinde taşır. Ancak insan diğer canlılardan farklı
olarak yalnızca içgüdülerinin doğrultusunda yaşamaz. "Sapiens" yani "bilen" nitelemesinin en geniş
çağrışımlarını ele alırsak, korteksin kontrolü altında bir anlamlandırma
mekanizmasına, simgesel bir evrene, moral değerlere ve bütün bunların
belirlediği bir benlik duygusuna ve iradeye sahiptir insan. Anlamını yitirmiş
bir hayat yaşamaya değer değildir insanoğlu için. İnsan olmanın paradoksudur
bu. Bu yüzden modern tıbbın başarı kriteri olarak sunduğu ortalama insan
ömrünün uzaması kendi başına hiçbir anlam taşımaz. Aksi taktirde
kaplumbağaları, filleri ve hatta spor oluşturarak hiç hareketsiz yüzlerce yıl
canlı kalabilen mikroorganizmaları insandan daha başarılı evrim ürünleri olarak
görmemiz gerekirdi.
MODERN
TIBBIN İÇİ BOŞ birkaç iddiasını daha çürütelim. Birincisi, insan
hücrelerinin izole bir şekilde in vitro
şartlarda yaşama süreleri insan ömrünün genetik potansiyeli hakkında çok az şey
söyler. İnsan hücrelerinin toplamından ibaret değildir, o diğer bütün karmaşık
canlılar gibi bir organizmadır, yani organize olmuş ve aralarında bilgi
alışverişi yapan hücreler topluluğudur. Ayrıca bunlar arasında birbirleri ile
çatışan hücreler vardır. Bunlar zıt kuvvetler ortaya koyarlar; organizmayı
dağıtmaya çalışanlarla, organizmanın işlerliğini sağlamaya çalışanlar.
Bunlardan ilkleri hakim hale geldiğinde hücrelerin çoğunluğu yaşamına devam
edebilecek bile olsa organizma ölür.
Beyin hücreleri bu açıdan kilit öneme sahiptir. Birincisi
beyin hücreleri vücudun (organizmanın) en aktif hücreleridir. Ancak, aynı
zamanda en dayanıksız hücreleridir, kolayca dejenere olurlar (
hipo-hiperglisemi, anoksi, üremi, hipo-hipertermi, hipertansiyon, alkol ve
birçok ilaç etkisi vb.) ve kendilerini yenilemezler. Neyse ki, en küçük beyin
fonksiyonu bile milyonlarca hücrenin oluşturduğu karmaşık sinaps ağlarının kontrolü altındadır bu yüzden her gün binlerce nöron ölmesine karşın beyin
fonksiyonlarında belirgin bir azalma
gözlenmez. Ta ki, demans belirtileri
görülene kadar. Halk arasında bunama olarak adlandırılan demans artık sinaps
ağlarının fonksiyonları tam olarak karşılayamadığı durumu tarif eder ve sayın
genetikçilerin tüm iddialarına karşın altmışlı yaşlardan itibaren hemen her
insanda az ya da çok demans
belirtileri görülür. Demans insanı insan yapan hayatı anlamlandırma
etkinliğinde geri dönüşsüz bir sürecin adıdır ancak zihinsel diye adlandırılan
fonksiyonların yitimi nadiren tek başınadır. Nöron kaybı hayati organların
işleyişini kontrol eden beyin sapındaki merkezlerde de vardır. Ve eceliyle
ölümün altyapısını oluşturur. Gençlik döneminde hissedilmeden geçiştirilebilen
kısa süreli (hipoksik, hipertansif ya da hipoglisemik) ataklar feed-back mekanizmaları yeterince
çalışmadığından. zaman zaman hayatı tehdit edebilir. Kısacası genetik yaşam
potansiyeli gerek yaşamın anlamlandırılması açısından gerekse yaşam süresi
açısından çok az şey ifade eder. Ortalama yaşam süresindeki artış şimdiye kadar
insanın zihinsel olarak aktif olabildiği yılların da artması olarak ele
alınabilir ve belli ölçülerde anlamlıdır; ancak, ortalama ömrün bundan sonra
örneğin seksen ya da doksan yıla çıkması pre-demantik ömürde bir- iki yıllık
artışa ya tekabül eder ya etmez, son yıllarda geri atrideki gelişmeler bu nokta
pek az başarılı olunabileceğini göstermektedir. Sonuç olarak nöron
dejenerasyonunu belli bir düzeyin altına indirgemenin olanağı yoktur ; çünkü, termo regulasyon , kan basıncının
düzenlenmesi , kan glikoz düzeyiyle nöronların enerji ihtiyacı arasındaki
senkron farkı, sinaptik aminlerin az ya da çok salınımına bağlı olarak
nöronların aktivasyonlarındaki değişimler ve buna bağlı olarak artan ya da
azalan glikoz ve oksijen ihtiyacı, varlığı kontrol altında alınabilecek
patolojik fenomenler değil nöronların gerek organizma içindeki gerekse dış
dünyadaki değişimlere karşı geliştirdikleri fonksiyonel tepkilerin bir
bütünüdür. Yani yaşadıkça belirli sayıda nöron kaybı kaçınılmazdır. Tam da bu
nedenle insanlar hücre DNA'sındaki genetik potansiyelin çok altında yaşam
potansiyeline sahiptir. Genetikçilerin varsaydıkları yaşam potansiyelini
gerçekleştirmenin tek yolu insanı hücrelerine ayırıp petri kaplarına yerleştirmektir. Evet, bu durumda bazı hücreler yüz
elli yıl kadar yaşayacaktır !
TIP
KURUMU MODERNİZMİN
birinci döneminde büyük atılımlar yapmıştır. Bu atılımlar yaşam koşullarındaki
diğer maddi iyileşmelerle birlikte gerek insan ömrünün uzamasında gerek yaşam
kalitesinin artmasında önemli yararlar sağlamıştır. Enfeksiyonların etkeni
olarak mikroorganizmaların bulunması, hijyen bilgisi ve antisepsi, lokal ve
genel anestetiklerin keşfi, ve bütün bunların sonucu olarak cerrahideki büyük
atılım, sezaryen tekniklerinin gelişmesiyle bebek ve anne ölümlerindeki
dramatik azalma, akut karın vakalarının öldürücü olmaktan çıkması, immünizasyon ve epidemilerin kontrol
altına alınması, antibiyotiklerin keşfi ve bakteriyel enfeksiyonlara karşı
mücadelede kat edilen devasa adımlar; bütün bunlar modern tıbbın birinci
döneminin kazanımlarıdır. Aklı selim sahibi bütün insanlar gibi biz de kuşkusuz
bu kazanımlara karşı çıkmıyoruz. Ancak bu kazanım sürecinde bile, dikkatli
gözlerle bakıldığında, ikinci dönemdeki olası felaketlerin öncülleri gizlidir.
Modern tıbbın ikinci döneminde ise işler iyiden iyiye
değişmiştir. Kurum öncelikle bireylerin ve toplumun sağlık sorunlarına çözümler
üretmekten hızla uzaklaşıp kendi ürettiği endüstriyel sağlık standartlarını
insanlığa dayatır hale gelmiştir. Artık mesele enfeksiyon vb. nedenlerle erken
ölümlerin önüne geçmek, ya da yaşam kalitesini yükseltmek olmaktan çıkmış her
türlü sofistike yöntemi kullanarak yaşam süresini uzatmaya yönelinmiştir.
Sürecin bu yönde gelişmesinin en önemli nedenlerinden biri kuşkusuz ekonomik
kaynakların kontrolünün yaşlıların elinde olmasıdır. Tıp endüstrisi bu yönelişi
için gerekli kaynakları kolaylıkla temin etmiştir. Birinci dönem kazanımlarının
abartılı sunumu kurumun itibarını öylesine arttırmıştır ki yalnızca alternatif
sağaltım yöntemleri silinmekle kalmamış modern sağlık hizmeti ve bu hizmetin
temelini oluşturan kemoterapi en
temel endüstrilerden biri haline gelmiştir.
Modern tıbbın ikinci dönem uygulamalarını eleştirmek bu
yazının sınırlarını çok aşar; yalnızca
İvan İlyiç'in Sağlığın Gaspı kitabında belirttiği eleştirilere katıldığımızı
söyleyelim. İlyiç'in sıklıkla kullandığı birkaç terim kitabın içeriği hakkında
epey fikir veriyor : Diagnostik
emperyalizm, iatrojenik epidemi, profesyonel mafya vb. Bu yazıda esas
olarak modern tıbbın ikinci dönem pratiklerine kaynaklık eden zihniyeti, "ölümle,
vakitsiz ölüm-eceliyle ölüm ayrımı yapmadan, sonuna kadar savaş
mantığını" eleştirmekle
yetineceğiz.
ÖLÜMSÜZLÜK
PEŞİNDE koşan tıp kurumu insanlığın genel isteğini ifade
ettiğini iddia ediyor; bu onun hüsnü
kuruntusudur. Ölüme ve yaşama insanların yüklediği anlam zaman içinde ve
kültürden kültüre değişkenlik gösterir. İnsanın simgesel bir evrende
yaşadığından daha önce bahsetmiştik. Bugün tarih öncesi diye adlandırılan
evrede insanlık animistik bir
simgesel evrende yaşıyordu. Hiyerarşik düşüncenin oluşmadığı bu evrede,
insanlar hayvan-bitki hatta canlı-cansız ayrımı yapmadan bütün varlıkların bir
ruhu olduğuna inanıyorlardı. Bu evredeki ölüm kavrayışı ölümü yadsımak tarzındaydı. Ölüm bir yolculuktu sadece. Herkes ve
her şey için geçerli bu ölümsüzlük düşüncesi tahakkümün şafağındaki
Şamanist pratiklerde yara almaya
başladı. Şamana atfedilen güçlerden biri de hastalıklara ve ölüme karşı
mücadele gücüydü. Modern kafa şamanı bir tür sahtekar, şamanın gerçekleştirdiği
sağaltım pratiğini boş inanca dayalı bir ritüel
olarak görme eğilimindedir. Bu mantıkla o dönem insanlarının tümü de
sahtekarların kıskacındaki zavallılar olmaktadır !
Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Levi Straus'un "kara büyü" üzerine yazdıklarını
hatırlayalım. Kabile içi öldürme yasağını çiğneyen kişi kara büyüye tutulur.
Suskunlaşır, yalnızlaşır, bir müddet kabilenin dışına çıkar ve yalnız yaşamaya
başlar. Kısa bir süre sonra da ölür. Gerçekten ölür, "kara büyü"
ölümcüldür. Günümüz tıbbının terimleriyle bu fenomenin açıklaması şöyledir. Bir
tabuyu çiğneyen kişi yoğun suçluluk duygularıyla baş edemeyince otistik kaçış eğilimleri gösterir ve
majör depresyona girer. Bu durumda yeme ve uyku düzeni de bozulduğundan
metabolizmasında dengeler altüst olur, bağışıklık sistemi iflas eder ve ölüm
gerçekleşir. Bu açıklama gene de pek ikna edici değildir. Ensest gibi, ana-baba
ya da evlat katli gibi çok sert tabular günümüzde de vardır. Keza suçluluk
duyguları kültürümüzün hiç de yabancısı değildir. Buna rağmen kara büyünün
fiziksel sonuçları günümüzde pek görülmez. Bence, kilit kavram "inanmaktır". Strauss'un
incelediği topluluklarda kişi "kara büyüye" tutulacağına inanır ve o
yüzden de tutulur. Modern tıbbın asla duymak istemeyeceği ama görmezden de
gelemeyeceği bir kavram "inanmak"
! İşte, şamanın tedavi edici etkisi de esas olarak buna dayanır. Nasıl
"kara büyüye" tutulan kişi öleceğine inanıyor ve ölüyorsa, şamanın
tedavisine inanan kişi de belli sınırlar içinde iyileşiyordu. Kuşkusuz,
şamanlar da yılların birikimiyle, ölümcül olan tablolara müdahele etmemeye özen
gösteriyorlardı. Plasebo etkisini hesaba katmayan ilaç etkileşim deneyleri
günümüzde geçerli değildir. Plasebo etkisi tam da inanmak kavramından köken alır.
Kişi derdine deva olacağına inanarak aldığı şeker tabletiyle gerçekten de
iyileşir. Kırsal alanda çalışmış her hekim samimi bir şekilde inanan insanların
özellikle psikosomatik ve psikolojik hastalıklarda muska, üfürük, kurşun dökme
vb. pratiklerden fayda gördüğünü bilir. Modern tıp öncesi hekimlik sanatı
Hipokrattan bu yana hastanın maneviyatını güçlendirme ilkesine dayanır ve
başarı oranı psikosomatik ve psikolojik hastalıklarda kemoterapiden daha düşük
de değildir.
KADINLARIN
OT TOPLAMA sürecinde elde ettiği görgül deneyimleri devir alan
şamanla kurulan ilişki ve şamanın yönlendirdiği iyileştirici pratiklerin somut
faydası insanlar arasında ayrıcalıklı bir ölümsüzlük özleminin doğmasına neden
olmuştur. Ayrıca, şamanın iyileştirici pratiği psikoterapiden ibaret de
değildir. İlaç bilgisi özellikle bazı kültürlerde hiç de küçümsenemez.
Şamanlıktan hemen sonrasını yaşayan antik Mısırda cesetlerin binlerce yıldır
saklanmasını mümkün kılan gelişmiş mumyalama teknikleri Şamanlığın ileri
dönemlerindeki ilaç bilgisinin etkinliği konusunda yeterince fikir vermektedir.
Gılgamış destanının işte bu
topraklarda ve bu dönemde doğmuş olması bir tesadüf değildir. Ölümsüzlük
ardından koşan Gılgamış somut varoluşunu kendini diğer canlı ve cansız
varlıklardan farklı olarak sahiden ölümsüz ilan eden, bunu kanıtlamak için de
binlerce insandan oluşan mega-makineler
icat eden firavunlarda buluyor. Bu mega-makineler bugün bile tam çözülemeyen mimari sırlarıyla
klimatolojik harikalar yaratan piramitleri inşa ediyor ve bu piramitlerin
içinde firavun mumyaları bozulmadan
saklanıyor. İşte bu mumyalar firavunun bir tanrı olduğunun ve sahiden
ölmediğinin kanıtı olarak önem kazanıyor. Tahakküm pratiği ve epistemolojisi
eşzamanlı olarak zuhur ediyor. Ölümsüzlük idealinin tahakküm epistemolojisinin
temel taşı olması çok doğal. Firavun
sarayında yuvalanan sayısız hekim, zehirci, masör, kahin, büyücü, makyöz
(Mısırlılar kişiyi genç gösteren makyaj sanatında da harikalar yaratıyorlardı)
ve rahip bu amaca ulaşmaya çalışıyorlardı.
MİTOLOJİDE
ÖLÜMSÜZLÜK tanrıların ve tanrılar dünyasıyla ilişki kurmayı
başarabilmiş yarı tanrıların ayrıcalığıydı, faniler en çok tanrılardan uzun
ömür talep edebilirlerdi. Nekropolise ancak tanrılar dünyasına girme olasılığı
olan soylu ve güçlü kişiler gömülebilirdi. Ancak, halk animistik inanışlarını bir anda terk etmedi, ölülerin yeniden
canlanacağı bir öte dünya tasavvuru üretti (Sümer-Mezopotamya-Filistin). Tahakküm epistemolojisi ölüm gerçeğini
hiçbir kaçışa imkan tanımayacak kadar netlikle insanların kafasına nakşetti. Yaşam tanrıların/tanrının armağanı ölüm de
onun/onların iradesiydi. Yapılacak tek şey dua etmek ve
tanrıdan/tanrılardan uzun ve rahat bir ömür dilemekti.
Firavunların aşırılıkları tasfiye edildikten ve taşlar
yerine oturduktan sonra insanlar ölüme tevekkülle boyun eğen bir kültür
geliştirdiler. "Ölümsüzlük" işleri öte dünyaya havale edilmiş ve
ruhban sınıfının inhisarına terkedilmişti. Hekimlik belki de en erken sekülerize olan insani entelektüel
etkinlik olarak rahiplikten ayrıştı. Ayrışırken de kendi sınırlarını çizdi. Primum non viscera ! Hayata müdahalenin
olası sakıncalarının farkında bir yaklaşımdı bu ; ve kullanılan yöntemler de muhafazakardı. İstirahat, sükunet,
egzersiz, gıda alınımının düzenlenmesi, güneşlenme, kaplıcalar, içmeler, müzik ve dua ! Özellikle dua vazgeçilmez
temel bir yöntemdi daha önce de açıkladığım gibi güçlü bir tedavi edici etkiye
sahipti. Kuşkusuz ampirik gözleme dayalı ilaçlar da kullanılıyordu ancak bu
ilaçların ölümü engelleme iddiası yoktu, amaç kişiyi rahatlatmaktı. Ölüm
yaşamın bir parçasıydı, ölen kişi çoğu
zaman evinin bahçesine gömülürdü. Çevresinde aile bireyleri, akrabalar ve
dostların toplandığı yaşlının ölüm yatağı başarılı bir hayatın simgesi
sayılırdı. (Bize göre hala öyledir). Hiç kimse hekimden hayat kurtarmasını
falan beklemiyordu, hekimin de haliyle böyle bir iddiası yoktu.
ÖLÜMÜN
DÜŞMAN OLARAK görülmesi aydınlanma paradigmasının sonuçları ile yakından ilgilidir. "Öte dünyanın"
metafizik bir avuntu olduğunun ilanı insanların ölüm algısını da köklü bir
biçimde değiştirdi. Ölüm artık bir yolculuk falan değil düpedüz yok oluştu. Ve
alt edilmesi gereken bir düşmandı ! Modern tıbbın birinci dönemindeki dramatik
başarılar, eskiden ölümcül kabul edilen birçok hastalığın tedavisi bu algıyı destekledi.
Artık insanlar ölümün sorumluluğunu taşımak istemez oldular; ölümcül hasta
yatağı imgesinin yerini ölüme karşı sonuna kadar savaşılan yoğun bakım odası
aldı. Sonuç: Şimdilik kaybedilen muharebeler !
Aslında metafizik ilan edilen yalnızca "öte dünya" metaforu değildi, "primum non
viscera" da ayak bağı olarak görülüp çöplüğe atıldı. Muhafazakar
yöntemlerin yerini kemoterapi,
cerrahi ve diğer invaziv yöntemler
aldı. Kuşkusuz bir savaşta komutanın yani hekimin hata yapma olasılığı vardı ve
bu yüzden de iatrojeni meşruiyet
kazandı, etiğin karşısına istatistikler çıkarıldı . Artık istatistikler de
tersine dönmeye başladı. Yeniden düşünme zamanı gelmedi mi?
Eskiden deontoloji vardı. Yani meslek erbabının mesleği
icra ederken uyması gereken kurallar bütünü. Modern tıbbın deontolojinin
birinci maddesini, önce zarar verme ilkesini, çöpe attığından bahsetmiştim. Ama
bütün modern kurumlar gibi ikiyüzlüdür tıp kurumu, hiçbir zaman deontolojiye
karşı açıktan tavır almadı. Kemoterapinin sakıncalarının karşısına yararlarını
koydu. İyi de seçimi kim yapacaktı ? Hastanın seçim yapacak bilgi ve deneyimi
olmadığından bu seçimi hasta adına, hastanın yararı için kuşkusuz hekim
yapacaktı. Hastaya sadece güvenebileceği hekimi seçmek kalıyor. Pratikte hala
öyledir. Ancak, tıp endüstrisinin de diğer endüstriler gibi öncelikli olarak
kar amaçlı olduğunun giderek ortaya çıkması ve tıbbın ikinci dönem
uygulamalarına karşı giderek artan muhalefet klasik deontolojinin yerini "hasta hakları" eksenli "tıbbi etiğin" almasına yol
açtı. Modern tıp artık iyice teçhizatlaşmıştı. Öyle ya hastanın artık tedaviyi
reddetme hakkı da vardı. Tek tek meslek erbabının değil bir bütün olarak tıp
kurumunun uyması gereken etik kuralların, yani bir "tıp etiğinin" yokluğu ise ısrarla örtbas edilmektedir.
Tıbbın insan hayatına müdahele hakkı nerede başlar,
nerede biter? Öncelikle cevap verilmesi gereken soru budur. Freud, "bütün insanlık benim müşterimdir"
demişti. Freud döneminin liberal havasına uyup insanları müşteri olarak
tanımlayıp hiç değilse bir seçme hakkı bırakıyor. Dünya Sağlık Örgütünün tanımı
ise daha fecidir. "Sağlık tüm insanların fiziksel, biyolojik,
psikolojik ve sosyal olarak tam iyilik
halidir". Ve tıp kurumu bu tanım gereği hayatımızın bütün ayrıntıları
hakkında söz sahibi olduğunu iddia ediyor çünkü böylesi bir sağlıklılık hali
hiçbir zaman gerçekleşmemiştir ve gerçekleşemez de. Bize göre "sağlık" kişinin kendini iyi
hissetmesidir. Bu tanım fazlasıyla öznel olmadı mı, kişi kendini iyi
hissedebilir ama vücudunda sinsice gelişen bir tümör ya da metabolik hastalık olabilir. Bu durumda bilgimizi diğer insanlarla
paylaşmak ve onları belli hastalıklar açısından düzenli kontrollere gitmelerini
telkin etmek dışında yapılacak bir şey
var mı? Bugün de yapılan zaten bu değil mi, pratik ayrımınız ne? Bize
göre karar verme hak, yetki ve sorumluluğu kayıtsız şartsız bireydedir. Birey
kendini kötü hissettiğinde ya da şu veya bu nedenle gerekli gördüğünde tıp
kurumundan profesyonel danışmanlık talep edebilir; tanı amaçlı tetkiklerden, tedavi ve rehabilitasyona kadar sürecin her
aşamasında tartışmasız karar merciidir. Her ne kadar "hasta hakları"
söyleminde bu önerme kabul ediliyor gözükse de pratik uygulama tam tersidir.
Hekimlerin ezici çoğunluğu hastalarından sürecin her aşamasında mutlak itaat
bekler. Hastaya danışmak hele hele sürecin her aşamasında hastaya danışmak
lüzumsuz vakit kaybıdır. Hasta ne bilmektedir ki karar verebilsin? Kaldı ki,
bazı tanı süreçleri (endoskopi gibi)
sıkıntı vericidir, tedavinin hemen her zaman istenmeyen yan etkileri vardır,
ama bütün bu nahoş durumlar sonuçta hastanın iyiliği içindir; ancak hastalar
bazen anlık duygularına kapılıp kendilerine zarar verecek kararlar alamazlar
mı? Evet alabilirler ama bunun sonuçlarına da katlanırlar, sonuçta söz konusu
olan onların hayatıdır. Etik, tıp pratiğinin etiği tam da bu noktada devreye
girmelidir.
İkinci nokta. Yeniden primum non viscera. Öncelikle
vücudun kendi sağaltım mekanizmalarını desteklemek, onları harekete geçirmek,
bunun için hayati tehdit olmadığı durumlarda yeterince uzun süre beklemek. Oysa
yapılan tam tersidir. Standart tanı
otomatikman standart tedavi protokollerini davet eder. Ne bireysel
farklılıklar göz önüne alınır ne de vücudun kendi mekanizmalarıyla hastalığın üstesinden
gelmesi için beklenir. Oysa, en basit bir antibiyotik tedavisi bile olsa kemoterapi kararı ciddi bir karardır.
Vücuda yani sisteme dışarıdan müdahale edilmektedir ve bu müdahalenin karmaşık
etkileri, lineer bilgilerimiz ne kadar güçlü olursa olsun belirsizdir.
Üçüncü nokta: Modern tıbbın şu meşhur tekerlemesi. Hastalık yoktur, hasta vardır. Pratik
tabi ki bunun tersidir. Modern tıp bu tekerlemenin reddiyesi temelinde
gelişmiştir. Hastalık tablolarının tanımlanması, etiyolojillerinin ve fizyopatolojilerinin
saptanması modern tıbbın temelini oluşturur. Şu hasta dosyalarını ele alın,
bireysel farklılıklar öykü ve fizik muayene bulgularında not edilse bile (çoğu zaman not bile edilmez) önemli olan büyük
harflerle yazılmış tanıdır. Ve yapılanlar bölümüne baktığımızda aynı tanıya aynı tedavi. Mot a mot.
Hani hastalık yoktu hasta vardı. Modern tıpla birlikte lineer bilgiler hiç bir
hekimin bütününe ulaşamayacağı kadar çoğalmıştır. Her geçen gün de devasa bir
hızla çoğalmaktadır. Bu durumda uzmanlaşma, uzmanlaşmanın yetmediği yerde üst
uzmanlaşmalar zorunlu olmaktadır. Herkes hasbelkader karşısına gelmiş kişiye
mesleki nesne olarak bakmakta kendi sınırları içindeki patolojileri aramakta ve
genellikle de boş çevirmemektedirler (Mesleki deformasyon). Denemesi bedava,
kırk yaşını aşmış herhangi biri poliklinikleri sıradan dolaşmaya başlasın, öykü
alma aşamasında sorulara içtenlikle ve doğru cevapları versin, önerilen
tetkikleri yaptırsın. Sonuçta elinde birbirinden farklı 20-30 ilacı içeren on
kadar reçeteyle hastaneden çıkacaktır. Eğer tüm bu reçeteleri yırtıp atma
ferasetini gösteremezse vay o kişinin haline. Bu gayrı samimi tekerleme özünde
de yanlıştır. Hastalık olmadığı gibi hasta da yoktur. Birey vardır. Nasıl
kendini iyi hisseden bir bireyde içten içe gelişen kronik bazı bozukluklar
olabilirse, kendini kötü hisseden kişide de organizmanın işleyişini sağlamaya
çalışan kuvvetler, mekanizmalar da vardır. Yani,
hasta olduğumuz için değil yaşadığımız için öleceğiz.
Baudrillard yukarıda anlattığımız çelişkiyi geliştirdiği
simülasyon kuramı ile bunları inceler.
Baudrillard’a göre (bu konuda bakınız, J.Baudrillard-Simülakrlar ve
Simülasyon) hastalığı simüle eden hastanın kendisidir. Gerçek semptomlar üreten
kişinin hastalığının “hakiki” veya “sahte” olduğunu anlamak tıbbın elini kolunu
bağlar. (Baudrillard’ın vardığı bu
sonucun, “ölümle barışmak” için ortaya koymaya çalıştığımız karmaşıklık
paradigması için önemli bir kıyaslama olabileceğini düşünüyoruz.)
Dördüncü ve son nokta: Ölümle ve yaşlılıkla barışık bir
"tıp etiği" ve buna bağlı bir tıp pratiği geliştirmeliyiz. Ekseninde
başta Growth Hormon olmak üzere
çeşitli hormonların ve abartılı dozlarda vitamin, mineral ve diğer
anti-oksidanların olduğu anti-aging tedavilerinin, kozmetik cerrahinin feci
sonuçlarını göreceğimiz günler uzak değildir. Umarım yanılırım. Daha önce de
belirttiğim gibi demans sürecini uzatmanın hiçbir manası yoktur. Toplumsal
kaynaklar geniş yığınların yaşam kalitesinin arttırılmasına kullanılmalıdır.
Hekimler, ilaç firmalarının terminal satış noktaları olmayı reddetmelidir.
Ölümden kaçış yoktur, modern tıbbın ihyasına uyup sözüm ona hayatı uzatmak
uğruna hayatı medikalize etmekten
vazgeçmeliyiz. Yaşlandıkça eklemlerimiz elastikiyetini kaybedecek ve çeşitli
düzeyde dejeneratif değişiklikler
oluşacaktır. Bu yaşlılığın tanımı gereğidir, tıpkı cinsel performansımızın
azalması gibi, unutkanlıkların başlaması gibi. Hastane kapılarında elimizde
ilaç torbalarıyla dolaşmaktan vazgeçmeliyiz. Yaşlı insanlar, yaşlılıkla
barışmalı, yaşlılığın güzelliklerini yaşamalı ve kendilerini ölüme
hazırlamalıdırlar. Hayatı sevmekle bu dünyaya kazık kakmak isteği birbirinden
tamamen farklıdır. Hayatı gerçekten sevenler günü geldiğinde de gözlerini huzur
içinde kapatırlar. Hayatın medikalize
edilmesine olduğu kadar ölümün
hospitalize edilmesine de karşıyız. Herkesin evinde dostları arasında ölme
hakkı vardır.
Modern bilimlerin oluşması öncesi bilginin zaman içindeki
serüvenine bir göz atalım. Şaman kendi farklılığını bir ayrıcalık talebine
dönüştürürken eşzamanlı olarak şef de
hükümdara dönüşüyordu. Yaşlılar (gerontokrasi),
erkekler ve genç savaşçılar üstünlüklerini ve ayrıcalıklarını çoktan ilan
etmişlerdi. İşte bu iklimde ölümü yadsıma yerini olabildiğince uzun yaşama
çabasına, animizmin eşitlikçi evreni yerini çok tanrıcılığın ve mitolojinin
hiyerarşik evrenine bıraktı. Yüz binlerce yıl süren animistik dönemde insanlık bilgileri doğrudan duygulanımlar,
ampirik gözlemlerin birikimi ve iradelerine yön veren sezgilerden oluşuyordu.
Zamanla oluşan totem ve tabular mitlerin temeli olmasına karşın henüz
tümdengelime dayanan bir bilgi sistemi, bir "logos" oluşturmuyordu.
Mitolojik dönemde mitlerin oluşturduğu mantık örgüsü hayatın bütününü kapsayan
tümdengelimci bir başka bilgi türünü, "mitoloji"yi yarattı. Mitoloji,
hiyerarşik düşüncenin, tahakküm epistemolojilerinin başlangıcıdır. Ancak,
hiyerarşik düşünce henüz insanı birincil ve ikincil doğadan koparacak,
yabancılaştıracak ölçüde yetkin değildi. (Bu ayrım için bakınız Mourray
Bookchin- Özgürlüğün Ekolojisi). Onun
tahakkümcü yönünü oluşturan tümdengelim
yöntemi insanı ve doğayı bütünlük içinde ele aldığından aynı zamanda da zayıf
yönünü oluşturuyordu. Mitoloji ve mitolojiye dayalı çok tanrılı dinler, bu
yüzden bireylerin iradelerini oluşturan sezgisel bilginin yerini alamamıştı.
Başka bir deyişle özgürlük mirası darbe yemiş ama henüz diriydi. Nitekim mitolojinin ikliminde bir başka bilgi
türü, kendisi doğrudan özgürlükçü olmasa da özgürlüğe en çok olanak tanıyan
bilgi türü, hakikate akıl yürütmeler yoluyla ulaşılabileceğini vazeden bir
bilgi türü, felsefi bilgi zuhur etti.Ardından daha yetkin bir tümdengelimci
söylem geldi. Teoloji. Daha çok sözlü
edebiyata dayalı mitoloji yerini her şeye kadir tanrının sözü olan vahiye ve yazılı
kutsal metinlere bıraktı. Dahası, ruhban sınıfına tüm insanlık bilgilerini biriktirme,
tasnif etme, vahiyin süzgecinden geçirme, ayıklama, uygun olanları
yaygınlaştırma yetki ve olanağını verdi. İnsan algılamasının yanılsama içerdiği
gerçeğini abartarak gerektiğinde ampirik bilgi birikimini bile yok saydı İnsan
ele avuca sığmaz bir yaratıktır. Böylesine katı, yoğun ve iyi örgütlenmiş bir
epistemolojik denetimin bile üstesinden geldi. Artık yeraltına itilen
felsefenin de yardımıyla gnostik bilgiyi başka bir deyişle teosofiyi yarattı.
Kilisenin katı ve yaşam karşıtı ahlaklığının yerine animist dönemin tamamlayıcı
etiğine geri dönüşü temsil eder teosofi. Teosofi aynı zamanda dışarıda bekleyen
aydınlanma ordularına kalenin kapısını içeriden açan casustur.
YUKARIDA
SÖYLEDİKLERİMİZ yüz yıllar önce doğan modern doğa bilimlerinin ve
ilerleme paradigmaların modern tıp adı altında geliştirdiği pratikle ilgili
sonuçlardır. Bunlar Newtonsal paradigmalarla oluşan, bugün “Sonculuk”
fenomencilerinin öncüsü Fukayama’nın “son insan” tezi dayatmasına kadar uzanan
doğrusal düşünmenin insan yaşamına bakışının sonuçlarıdır. Bu yapısallık içinde yetişmiş her “Batılı aydın” gibi
Sartre’nın felsefesinde bile ölümle ölümsüzlük arasında gidip gelen bir
düzen vardır! Çünkü Sartre var olmayı,
başkasının ölümsüzlüğü üzerine değil, kendi ölümsüzlüğü üzerine kurmuştur.
Tahakküm epistemolojileriyle doğrusal bilgi kuramları ve
modernizm arasındaki bu ilişki artık kendini gizleyememektedir. Kurdukları
simülasyon mekanizmalarının kendilerini ele veren ürünlerine (simülakrlar) bile
engel olamamaktadırlar. Modern düşünüşün simülakrları olan
doğrusal bilgilerle dolu tıp kitaplarının bir "tıp etiğini" imkansız
kıldığı açıktır.
Aydınlanma ise başlangıç yönelimiyle, teolojik dogmaları
paramparça ederken evrensel bir hümanitas
anlayışına ulaşmanın müjdelerini vermiş gibiydi. Ne ki, aydınlanmanın temelini
oluşturan bilimsel bilgi kendi varoluşunu çözümleyemedi, öncülleriyle
ilişkisini saptayamadı ve sudaki aksine aşık olarak o da aynen teoloji gibi
diğer bilgi türlerine küçümseyerek yaklaştı ve kendini en hakiki mürşid, yani
sistemin iktidarı ilan etti. Tam bu noktada da tahakküm epistemolojisinin en
yetkin biçimini oluşturdu. Bilimsel bilgilerin standartlaştırılması ve pratiğe
uygulanması kitlesel üretimi mümkün kılan yeni tekniklerin gelişmesine yol
açtı, bu yeni tekniklerin oluşturduğu mantık örgüsü yani teknoloji, mitoloji ve
teolojiye rahmet okutacak bir totalite
haline geldi. Bütün bu yozlaşmanın sorumlusu aydınlanmanın yol göstericisi
lineer bilgi kuramlarıydı.
Nedir bu; Viyanalı felsefeci Paul Feyerabend’in “Akla
Veda” kitabında anlatmak istedikleri. Nedir bu; Paris’in 68 baharının
radikallerinden olan Michel Foucault’u bile isyan ettiren bilgi ve iktidar
arasındaki 200 yıllık bu sürekli ilişki? Nedir bu; Batılı aydınların Batı
uygarlığının evrensel olduğunda anlaşmalarına karşı aralarında son yıllarda
sürmekte olan Avrupalı Amerikalı kavgası? Nedir bu; sistemle iç içe girmiş,
bilgi ile iktidar arasındaki yapısal ve kuramsal bağları oluşturan doğrusal
düşünce?
Yöntem tümdengelim değil tümevarımdır. Bütün ölçülebilir
niceliklerin toplamı da bir niceliktir. Bu “ilerleme yöntemlerine” göre bir
bütünü anlayabilmek için onu en küçük bileşenlerine ayırmalı, bileşenleri
sıralamalı ve normalleştirmeli, bunların birbirlerine olan etkilerinin
tepkilerine oranı aynı kalmalı, bütünde düzensizliği oluşturan unsurları yok
saymalı ve küçük olanlarını sonsuz küçükler matematiği adına ihmal etmeli. Ve
böylece bütünün “daha iyi çalışması”
için düzenli mekanik -başına isterseniz kuvantum getirin- sistemler
oluşturulmalı. Bütün yalıtmalı ve mümkünse tek bir parametreye
indirgenmeli. Aynı nedenlerin aynı sonuçlara yol açacağı temel varsayımdır.
Bir parametredeki değişikliğin doğuracağı sonuçlar
deneyle saptanır. Bütünün değişimi bütünü oluşturan parametrelerdeki
değişimlerindeki sonuçların toplamıdır. Deneylerle sabitlenmiş ve hatta
ölçülmüş bu değişkenlik lineer denklemler tarzında ifade edilebilir. Birden çok
parametrenin karşılıklı etkileşimi de mümkündür. Bu durumda lineer olmayan
denklemler sistemi lineerleştirilir, lineerleştirilmiş denklemler bir matriste
ele alınıp yeni bir lineer denklem elde edilir.
Neyse
ki, doğada karmaşık bir hiyerarşi varmış! ve bu hiyerarşide en
karışık insanmış! Doğayı anlamada geliştirilen yetkili bilgi teorileri aralarında sıçramalar yapmak durumunda
kalmış ve bunlar bu nedenle lineer bilgi kuramlarından ibaret değilmiş.
Ama; her yeri hükümranlığı altına almak isteyen modernite
iktidarlarının bir telaş içinde geliştirdikleri simülasyon mekanizmaları ile
hiper gerçeklere dönüştürdükleri bu sanal “mışları”
Avrupa uygarlığının bilgi ile olan ilişkilerini sorgulamamızı engellememeli.
Onlar bir çok kültürü ve uygarlığı kendi uygarlıklarının adına sorguladılar,
bunla da yetinmeyip onları oluşturanları cezalandırmadılar mı? Geçenlerde bu
dünyadan ayrılan Brooklyn (New York) lu, Kathy Acker bir kitabına (Annem;
İçimdeki Şeytan) şu satırlarla başlar: “On beşinci yüz yılda yaşayan
Kızılderili asi Hatuey, kazığa oturtulmuştu. Hatuey’i yakalayan İspanyollar ona
Hıristiyanlığı kabul edip Cennet’e ya da tövbe etmeden Cehennem’e gitme seçeneği sundular. Cellatların
Cennet’e gitmeyi umduklarını anlayan Hatuey , diğerini seçti.
KARMAŞIKLIK,
KUVANTUM MEKANİĞİ, GÖDEL KURAMI, kaos kuramı, fraktal
geometri, büyük patlama, kendi kendine düzenleme, öngöreme, metafor üzerine
yapılan çalışmalardaki gelişmelerin dünya görüşümüzü değiştirdiğini söyleniyor.
Bunların derin felsefi ve epistemolojik kaymalara neden olduğu da iddia ediliyor.
1970’lerin ortasından itibaren yeni bir doneme girildiğini., bu
yapısalcılık-sonrası dönemde bütün “bilimselcilik” eğilimlerin bir yana
bırakıldığı ve belirleyici felsefenin gözle görülür bir biçimde irrasyonelizme
ve nihilizme kaydığı söyleniyor. Soncular “insanoğlunun ideolojik evriminin son
noktasına vardığını” iddia ediyor. Bilgisayarlarla bir zamanlar öngörülemeyen
olayların sınırları çiziliyor. “Artık
büyük anlatılara başvurmuyoruz. Artık ne Tin’in diyalektiğine, ne de
insanoğlunun kurtuluşuna sığınabiliriz” diyor Lyotard.
Hiyerarşide en az karmaşık olan fiziksel ve kimyasal olayları
açıklamak için insan oğlu gördüklerine
dayanan bir takım standartlar ve yapısal unsurlar icat etmiş ve bunları “akıl”
ya da “akılcılık” a başvurarak yetkili kılmıştır. Fakat fizik ve kimya için
yetkili kılınan bu bilim teorileri, kimyasal ve fiziksel olayların birbirine
karıştığı yerlerde, örneğin moleküler kimyada, iyon fiziğinde aciz kaldığı
görülmüştür. Bu neden ile bu yerlerdeki yetki bilim teorilerinde olamamıştır.
Yetki hızlı ve güçlü bilgisayarlarda yapılan simülasyon deneylerinin elindedir
şimdi. Moderniteyi oluşturan yöntem bilimde, fizikten kimyaya geçişte ortaya çıkan bu kırılmadan şunu anlıyoruz;
fiziksel ve kimyasal olaylara karşı insan oğlu yetkili kıldığı bilim teorileri
ile aynı öngörme duyarlılığına sahip değildir ve/veya fiziksel olaylarla
kimyasal olayların karmaşıklık özellikleri insan oğlunun duyumsamasında bir
birlerinden farklı olarak ortaya çıkar ve bu karmaşıklık özellikleri arasında
(sonsuz bir duvar veya sonsuz bir kuyu) bir sıçrama vardır.
Karmaşıklığı bir paradigma olarak ele aldığımızda bu
sonuca varıyoruz. Ayrıca karmaşıklığı bu şekilde tanımlanan bir paradigma
olarak ele alırsak, bu paradigmanın Feyerabend’in “Yönteme Hayır” kitabında
ortaya koyduğu “bilimleri oluşturan olayların, usullerin ve sonuçların hiçbir
ortak yapısı yoktur” tezini de doğruladığını söyleyebiliriz. Bu sonuçlar bize
aralarında karmaşıklık farklılıkları olan yapıları anlamada, karmaşıklık
hiyerarşisinde arka akaya gelmiş olsalar bile, metafor yapmanın mümkün
olamayacağını da söylemektedir. Feyerabend’in
“Yönteme Hayır” kitabında ortaya koyduğu “bilimleri oluşturan olayların,
usullerin ve sonuçların hiçbir ortak yapısı yoktur” tezi doğadaki karmaşıklık
sıçramalarında daha da anlam kazanmaktadır.
“Sineması ile, medyası ile, inter-neti ile iletişimin
böylesine yaygınlaştığı, teknolojinin her yere yayıldığı, sivil toplum
örgütlenmelerinin ağ gibi insanı sarmaya başladığı dünyamız ve bu dünyada
yaşayan için yaşam on yıl öncesine göre çok, elli yıl öncesine kadar daha çok,
yüz yıl öncesine göre daha daha çok karmaşıklaşmıştır. Ve bu karmaşıklık gün
geçtikçe büyük bir hızla artmaktadır. Böylesine karmaşıklaşan bir dünyada
insani davranışları, özellikle duyarlı insani davranışları anlamada, bunlarla
ortaya çıkan bireysel veya bunların neden olduğu toplumsal hareketlenmelerinin
veya kültür ve sanat değişimlerinin dinamiğinin yapısını ortaya koymada
ilerleme paradigmalarının ve küçükleri ihmal eden, bileşenci, normalleştirici,
düzenli çözümler geliştirme ve düzenli yapıları ortaya çıkartma adına düzensizliği
oluşturan unsurları yok sayan modern doğa bilimleri ile geliştirilmiş bilgi
teorilerinin ve modernitenin hala yetkili olduğunu söylemek mümkün
değildir.
İlerleme ve modernite paradigmaları ile geliştirilmiş ve
standartlaştırılmış olan bilgi teorilerinin
dayatması altında olmayan karmaşıklık paradigması her boyuttaki yeni dinamiklerin oluşmasını
sağlamış olan duyarlı insani davranışların düzenli veya düzensiz olduğu ve
sistem dışında veya içinde yer aldığı
hakkında bağımsız ip uçları verir. Karmaşıklı paradigması duyarlı
düzensiz insani davranışlar dinamiğinin sisteme karşı bu yeni oluşumlarda ve iktidarlara karşı özgürleşmede ne kadar
önemli olduğunu bize söyler. (K. Gediz Akdeniz, Özgür Hayat Gazetesi Söyleşileri)
MODERN
TIPIN SORGULANMASI bu değişimlerin dışında tutulamaz. Özellikle tıp
etiği bu yeni paradigmalarla yeniden gözden geçirilmelidir. Ve bu
paradigmaların başını da yukarıda kısaca nedenselliğini anlatmaya çalıştığımız
karmaşıklık çeker. Biz bu çalışmada "karmaşıklığın" bir paradigma
olarak tıp ettiğindeki yerini ve bu
paradigma ile modern tıpta doğrusal düşünce ile gelinen durumun sorgulanmasının
yollarını arıyoruz.
Biz tıp etiğini yeniden oluşturacak, doğadaki bu karmaşık
hiyerarşiden hareket eden ve standartlaştırılmış yetkili bilgi türleri
arasındaki bu çelişkileri tanımlayabilecek, doğrusal düşünmeden bağımsız bir
paradigma arayışı içindeyiz. Böylece insanı birincil ve ikincil doğasıyla
birlikte ele alan bütüncül, özgürleştirici bir akla sahip, tamamlayıcı bir
etiğe zemin hazırlayacak bir başka mantık örgüsüne, ekolojiye ulaşmayı hedefliyoruz.
İnsan vücudu bilinen en karmaşık sistemdir. Özelikle
karmaşıklık yapılarına simülasyon modellemeleri ile çözümlenmeye çalışılan
fizik, kimya ve biyoloji bu karmaşıklıkta çok basit sistemler olarak ortaya
çıkarlar.
İnsanı oluşturan parametrelerin dökümünü yapmak
imkansızdır. Dolayısıyla doğrusal düşünce ile fizik ve kimyada bulunan
kuramların ve düşünce ile insan
vücudunun işleyişini anlamamız imkansızdır. Ayrıca bugün bütün bilim dallarında
kaos etkisini biliyoruz. Nedir kaos etkisi? Bütünün içinde görece önemsiz ihmal
edilebilir bir parametredeki değişiklik kendinden çok güçlü parametreleri
tetikleyebilir ve sonuçta sistemde ortaya çıkan değişiklik akla hayale gelmeyen boyutlara ulaşabilir. Soru: Hipertansiyon etyolojisinde idiopatik nedenler neden
bu kadar geniş yer tutar? Çünkü, kan basıncı regulasyonu sayısız parametreye bağlı son derece karmaşık bir
sistemdir ve bu parametrelerin hepsi teker teker ele alınamaz. Kaldı ki, belli
ki, henüz bizim farkında bile olmadığımız birçok parametre vardır.
Peki, bu karmaşıklık acaba bir kaotik sistem midir yoksa
hiçbir atraktörü (çekiçisi) olmayan bir kargaşa mıdır? Eğer karmaşıklıkta belli
çekiciler varsa sistemin işleyişi
hakkında sınırlı da olsa öngörülerde bulunabiliriz. Biz karmaşık insanda en
temel atraktörler olarak kalp, solunum durması ve beyin ölümünü tanımlıyoruz.
Bunun yanında vital fonksiyonları
gösteren birçok yan parametre de vardır. (Ateş, Kan basıncı, kan hücrelerinin
sayısı ve şekilleri, kan glikoz düzeyi vs.). İşte bu parametrelerdeki
değişimleri gözleyerek organizmanın genel işleyişi hakkında bir fikir sahibi
olabiliriz. Bu parametrelerdeki ciddi değişiklikler sistemin bir çekiciye doğru
gittiğine işaret edebilir. İnvaziv
yöntemler işte bu noktalarda devreye girebilir. (Tabi ki hastanın izniyle)
Ne yazık ki elimizde bu perspektifle oluşturulmuş yeterli
bir bilgi birikimi yoktur. Lineer bilgi yığını karmaşık insan organizmasında
kaotik süreçlerin çekicilerinin saptanmasında bile pek az işe yarar. Tıp
fakültelerinde okutulan fizyoloji kitaplarına, örneğin Guyton'un fizyolojisine
bir bakın. Hayatın sırları adım adım önünüze serilecektir. Kitaba göre karmaşık
gibi görünen insan vücudu aslında tıkır tıkır işleyen bir saat gibidir.
Aksaklıklar ise fizyolojinin değil patolojinin alanıdır ! Gerçekte patoloji
diye ayrı bir alan yoktur, vücuttaki düzenleyici kuvvetler her zaman yıkıcı
kuvvetlerle bir arada bulunur. Vücudun işleyişi, bırakalım text kitaplarındaki basitleştirici şemaları, bizim sandığımızdan
da karmaşıktır. Bize işte bu karmaşıklığı ortaya koyacak, kaotik çekim
merkezleriyle ilişkisi içinde bu karmaşık işleyişi algılamamızı ve öngörülerde
bulunmamızı sağlatabilecek yeni bir fizyoloji bilgisi gereklidir. Lineer bilgileri alt alta sıralamanın hiçbir
faydası yoktur. İşe bilmediklerimizin bir listesini yaparak başlayabiliriz.
MODERN
TIP BİLGİ ALANINDAKİ KRİZİNİ kabul etmelidir. Bu söylediklerimiz dünyanın her tarafında artık
birer fabrikaya, mega- küresel Mac Donaldlara dönüşmüş üniversitelerde binlerce
bilim insanının tam kapasiteyle bilgi ürettiği ortamda biraz garip gelebilir.
Ancak, üretilenlerin tümü lineer bilgilerdir. Bu da daha kaliteli bir yaşama
değil endüstriyel pazarın büyümesine hizmet ediyor.
Bu krizin karmaşıklık paradigması ile aşılabileceğini düşünüyoruz. Bu paradigma
çerçevesinde: Tıp bilgileri her şeyin sorunsuz yürüdüğü fizyoloji ve hastalık
yapıcı süreçleri inceleyen patoloji olarak ikiye ayrılamaz. Bu birinci ilke
olmalıdır. Tekil parametrelerin neden-sonuç ilişkisine dayalı lineer bilgiler,
karmaşık bir organizma olan insanı anlamamıza yetmez. En azından çekicilerin
oluştuğu durumlarda Kaotik bilgi kuramına başvurmalıyız. Bu bilgi kuramının ilk
adımı genel insanlık fizyolojisinden bahsedilemeyeceğinin, her bireyin karmaşık
bir sistem oluşturduğunun, bireylerdeki yaşam süreçlerin kaotik işleyişleri
olduğunun, tıbbın anlamlı müdahalelerinin ancak çekicilerin hareketlerinin iyi
okunmasına bağlı öngörülere bağlı olduğunun kabulüyle mümkündür. Tıp bilgileri
ancak karmaşıklık paradigması etrafında kümelendiğinde yaşam kalitesini
arttırmaya, vakitsiz ölümleri önlemeye veya doğal ölümlerin olmasına hizmet
edecektir.
Bununla söylenenler, şu ana kadar elde edilen tıptaki
bilgi birikimini yanlışlamak değildir. Doğrusal bilgileri doğrusaldır deyip
çöpe atacak da değiliz. Kemik kırıkları kuşkusuz redükte edilecektir. Beklemeye gerek yoktur. Ancak, çekicilerin uç
vermediği karmaşık süreçlerde ölümünü beklemek, onun ölümle barışmasını engellememek durumundayız. Çünkü
müdahalemizin onun yaşamının şimdisi, kendiliğinden olmayan bir kırılması
olabilir. Karmaşasını kendine
bıraktığımızda ya vücut kendini toplayıp
yaşamı sürdürecek mekanizmaları çalıştıracak ya da doğal ölüm
gerçekleşecektir. Bazı durumlarda, karmaşık sistemin çekicileri uç verebilir.
Bu durumda kaos kontrolü bağlamında insan organizmasına müdahale gereği ortaya
çıkar.
Bu çalışma karmaşıklık paradigması ile bilinmeyen bir
yola, ölümle barışmaya çıkıştır. Karmaşıklık paradigması ölümün bir ucu gerçek
diğer ucu açık olan bir metafor olduğunu söyler. Bu metaforun şimdisi, yani
zamanda kırılması yoktur. Ölüm ölen için
karmaşıklıktır, bizim için ise onun ölümü gerçektir. Bu ikili metafor
tekliye indirgenemez. Çekicisi olmayan
ve sınırını öngöremeyeceğimiz bırakın insan organizmasını, her hangi bir
canlıyı bizim gerçeğimiz diye sonlu kılmaya, ona müdahale etmeye hakkımız
olmadığını söylüyoruz. Buradaki haklılığımızı tanımladığımız karmaşıklık paradigması ile anlatmaya
çalışıyoruz.
DAHA
YOLUN BAŞINDAYIZ: Biz yukarıda, arayış çalışmalarını yaptığımız
karmaşıklık paradigmasından, insan organizmasının düzensiz ve başlangıç
koşullarına duyarlı (duyarlı düzensiz) dinamiklerinin anlaşılmasından bahsettik
ve bunlarla bir tıp etiği oluşturulmasının zamanı geldiğini söyledik. Hangi
durumda doğrusal yöntemlerin geçerli olduğu, hangi durumda karmaşık sistemin
kaotik özellik gösterdiği ya da çekicilerin oluşup oluşmadığının tespiti için
modeller geliştirmeye ihtiyaç olduğunu vurguladık. Gelecek yazılarımızda
bunları incelemeye ve üzerine somut
örnekler vermeye çalışacağız.
(*) 09-16 Eylül
2003 Tarihlerinde Karaburun'da Yapılan 3. "Düzensiz Sistemler; Teori ve
Uygulamalar" Sempozyumunda Sunulan “Tıp Etiğinde Yeni Bir Paradigma
Arayışı” başlıklı bildirinin bir kısmıdır.