ON ÇEŞMELERDE KAYIK YÜZDÜRMEK

 

 

Çocukluğumun o güzel Beykoz yıllarına sonbahar geldiğinde, denizle arama bir soğukluk girmeye başlardı. Bu belirsiz soğukluk son postayı beklemek için İskeleye giderken daha çok gösterirdi kendini. Denize bakmamak için mezarlık  duvarının dibinden yürür, mezar taşlarını sayardım bir bir. Oraya buraya serpilmiş mezar taşlarının üstündeki silinmiş yeşil eski Türkçeleri sökmeye çalışırdım. Sanki sökebilecekmişim gibi. Merdivenlerle girilen Karakolun sırasına gelince yolun karşısına geçer iskelenin çıkış kapısında çakılırdım.

 

Sonbaharda dalyanda bir cümbüştür başlardı. Çek çekler dolusu çingene palamutları taşınırdı kıyıya. Arada çıkan torikler lakerda yapmak için parça parça kesilir, siyahımsı kırmızı kanlar her yere serilir, torik parçaları tuzlanır, peynir tenekelerine basılmaya başlanırdı. Bir odasında yaşadığımız tahta evin önündeki çayır yağmurdan sarı sarı çamurlaşır, annemin aldığı siyah meşin topum ağırlaşırdı.

 

Sonbahar geldiğinde denizle aramda başlayan bu soğukluk, belki de sonbaharda Karadeniz’den Marmara’ya akıntının hızlanmasındandı, hızlanan akıntıdan akşam postası Kalender’in Beykoz’a varması gittikçe gecikirdi.

 

 

Sonbahar günlerinde Beykoz’da on çeşmelerde oynardım. On çeşmelerden şarıl şarıl akan suyun sesi beni büyülerdi. Bir yanda adına karayel veya poyraz denilen rüzgarla gittikçe dalgalanan deniz diğer taraftan gittikçe akışı hızlanan on çeşmelerdeki su. Tahtadan yaptığım kayıkmış gibi küçük kayıkları On çeşmelerin kanalında yüzdürürdüm. Tahta kayıklar On çeşmelerin ortak kanalında akan suyla benden hızlı giderlerdi. Ama gene de o küçük adımlarımla koşar mazgalların aralıklarından geçip kaybolmadan kayıklarımı yakalardım. Hızlı akan suda kayıkları yüzdürdükçe, arkasından koşarak kayıkları yakaladıkça sevinirdim.

 

Ben On çeşmelerde, akan su ve kayıklarla olan evrenimde mutluydum ve yalnız değildim. On çeşmenin üzerindeki kümbetlerin üzerinde kendince oynaşan, bazen büyüyen bazen küçülen, anlamsız şekillerden anlamlı şekillere dönüşen suların akisleri ile konuşurdum. O akisler On çeşmelerdeki evrenimin görünen tanrılarıydı.  

 

O gün Nisan’ın On üçüydü. Onu Yalıköy camiinden üstüne yeşil örtü serilmiş tabutla Şahinkaya mezarlığına taşırken şarıl şarıl yağmaya başladı yağmur. Bahar gelmişti. Kalender vapuru sanaldı. İskeleye gecikmeyecekti. Orta Çeşme-Kadıköy otobüsünün bir yolcusunun eksildiği ise gerçekti.

 

Şahinkaya mezarlığından Yalıköy’e elimde dönen rengarenk fırıldaklarla inerken On çeşmelere gidip çocukluk günlerimdeki gibi tahtadan küçük kayıklar yapıp oynamak evrenime çekilmek  istedim. Ucunda fırıldakların döndüğü tahtalardan kayıklar yapıp on çeşmenin kanalında yüzdürmek, o evrenime bir daha çıkmamak üzere dönmek istedim. Çeşmenin kümbetlerin üzerinde dolaşan tanrılara onun şimdi nerede olduğunu sormak istedim.   “Seni anlamazlar, sana On çeşmenin delisi derler be oğlum” diyen bir fısıltı kendime, kendimi engelledi.

 

 

Hızlı bir şekilde karmaşıklaşan bir dünyada o gün On çeşmelerde tahtadan sarı küçük kayıkları yüzdürseydim, biri çıkıp da “adamın bu düzensiz duyarlı davranışlarını farklı anlamanın ve değerlendirmenin  zamanı geldi” der miydi? Neden korktum da On çeşmelerde  kayıkları yüzdürmedim o gün! On çeşmelerde koca adamın kayık yüzdürmesi gibi davranışları düzensiz duyarlı insani davranışlar olarak kabul etmemize hangi bilimsel yaklaşım, hangi yetkili bilim dalı karşı çıkabilir bu karmaşık dünyada. On çeşmelerde kayık yüzdüren adama “Deli” demek için neye dayanacak bu iktidar sahipleri? İflas etmiş ilerleme paradigmalarına mı? Yoksa arkalarını dayadıkları moderniteye mi?

 

Ama hala korkuyorum tahtadan kayıklar yapıp On çeşmelerde oynamaya. Kümbetlerdeki suyun akislerine “şimdi nerde o” diye sormaya. Giordano Bruno gibi beni de yakıp küllerimi bir Sonbahar günü denize atarlar diye.

 

 

Düzensiz İnsani davranışları anlamada artık yetki bağımsız bir paradigma olan karmaşıklıktadır. Bu paradigma ile düzensiz duyarlı insani davranışlar dinamiği hakkında elde edebileceğimiz bilgiler modernitenin tutsaklığından kurtulmuş olanlardır. Bu özgür bilgiler ancak bize  yeni toplumsal değişimler  ve yeni kültür hareketlenmelerini anlamada ve değerlendirmede ip uçları verebilir. Bu ip uçları bize sistemlerden özgürleşme ve bunların iktidarlarına karşı çıkma yollarını gösterir.  “Sonculuk” fenomencisi iktidarların dediklerinin aksine  yeni teoriler yapmamızı, yeni felsefeler ortaya koymamızı, yeni ideolojiler geliştirmemizi, ütopyalar sonrasına gitmemizi sağlar, yeni kültür ve sanat dönüşümleri ve metaforları başlatır,

 

 

Haydi be Beykozlular... Karadeniz’den  Marmara’ya akıntının arttığı, Eminönü’nden kalkan akşam postasının gecikmeye başladığı, çingene palamutlarının bollaştığı, çayırın çamurlandığı bir sonbahar günü denize bakmadan hep birlikte On çeşmelere yürüyelim. Modernite iktidarının hala yetkili olduğunu söyleyenlere inat hep beraber, bizim taraf usulü “amaaaannnn” çekip, tahta kayıkmış gibi kayıklarımızı On çeşmelerde yüzdürelim.  Kumbetteki suyun akislerindeki Hermes özgürleştiğimizi gördüğünde belki aşka gelir, bana da annemin neler yaptığını söyler.

 

 

xxxxxxxxxxxxxxxxxx